BAĞDAT PAKTI’NDAN IRAK İHTİLÂLİ’NE TÜRKİYE’NİN ORTADOĞU POLİTİKASI (1954-1958)

20 Mayıs 2010 Yazan  
Kategori Makaleler

 

         Bağdat Paktı, Amerika Birleşik Devletleri ile İngiltere’nin, Batılı devletler adına  Orta Doğu’daki güvenliğini sağlamak için gerekli bir güvenlik aracı olarak görülmüş ve Cumhurbaşkanı Celâl Bayar’ın 1954 seçimleri öncesinde yaptığı uzun ABD gezisinden hemen gündeme getirilmişti. Daha Bayar’ın bu gezisinin devam ettiği günlerde, Chicago Daily News Gazetesinde çıkan bir yazıda; ABD’nin, Türkiye’den beklentilerinden söz edildikten sonra, şu ilginç fakat anlamlı cümleler yer almıştı;

“Amerika’nın siyaseti, büyük ölçüde Reisicumhur Celâl Bayar’ın memleketine dayanmaktadır. Zira Türkiye, komünist tecavüzüne karşı Orta Doğudaki kalenin temel direğidir!…” [1] .

         Bu yaklaşım ABD’nin, Orta Doğunun geleceğinin şekillenmesinde ve bölgedeki varlıklarının sürekli kılınmasında, Türkiye’ye büyük ümit bağladığını ortaya koymakta idi. ABD’nin bu beklentileri, daha Türkiye’nin Kuzey Atlantik Paktı’na üyeliği gündeme geldiği günlerde ortaya koyduğunu ve Türkiye’nin NATO üyeliğini desteklerken de, bu öngörüden yola çıktığı söylenebilir [2]. Türkiye’nin NATO üyeliği öncesinde, Orta Doğuda bir “Orta Doğu Paktı” ya da bir “Akdeniz Paktı” kurulması yolundaki girişimlere Türkiye sıcak bakmamış, NATO’ya üye olmakta ısrar etmiş ve sonunda da amacına ulaşmıştı [3].  Türkiye’nin bu örgüte üyeliğinin kabulünden sonra, Pakistan Dışişleri Bakanı Zafirullah Han, 1952’de, bütün Orta Doğu bölgesini içine alacak bir “İslâm Birliği”(İslâm Paktı) kurulması düşüncesini “ öne sürmüşse de, bu düşünceye, gerek bu konudaki ilişkileri ABD adına yöneten George McGhee, gerekse Türkiye Dışişleri Bakanı Prof. M. Fuat Köprülü sıcak bakmamışlardı. Zira Köprülü’ye göre; bölgede oluşturulması planlanan  “Pan-İslâm Birliği sağlam bir temel olamazdı[4]. İslâm Birliği konusunda bir uzlaşma sağlanamasa da, Türkiye ve Pakistan Dışişleri Bakanları ile McGhee arasında bölge güvenliğinin sağlanması konusunda uzlaşmaya varılmış ve bu gelişmelerin bir sonucu olarak, 2 Nisan 1952’te,  Pakistan ile Türkiye arasında Karaçi’de bir anlaşma imzalanarak, bölgesel  paktın ilk harcı temele konulmuştur [5].

         Daha sonraki gelişmeler, özellikle Sovyetler Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin bölgede üstünlük kurma çabaları ve o yıllarda Mısır’da meydana gelen gelişmeler, bölge ülkelerinin hepsini içine alacak bir güvenlik paktın kurulması zorunluluğunu bir defa daha ortaya koymuştu. İşte bu zorunluluk, Cumhurbaşkanı Bayar’ın ABD gezisi sırasında da gündeme getirilmişti. Bayar bu gezisinde ABD’ye ;

“Türkiye’nin önderliğinde, Irak, İran ve Pakistan’ın da katılımlarıyla bölgesel bir işbirliği paktının kurulmasını…” önermişti [6] .      

        Bu gelişmelerin ardından, Demokrat Parti 2 Mayıs 1954 tarihinde yapılan genel seçimlerden çok büyük bir zaferle çıktıktan sonra ise, Başbakan Adnan Menderes, hükümetinin güvenoyu almasından beş gün sonra, ABD’ye bir gezi yapacaktı [7]. 6 Ocak 1955 tarihinde Başbakan Menderes, Irak’a resmi bir ziyaret yapacak ve bu ziyaretten kısa bir süre sonra da, Türkiye ile Irak arasında, “Bağdat Paktı” imzalanacaktı [8]. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde Bağdat Paktı ile ilgili görüşmeler yapılırken konuşan Dışişleri Bakanı Prof. Köprülü’ye göre Bağdat Paktı;

“Türkiye’nin etrafında bir güvenlik ve barış çemberi oluşturulması yolunda önemli bir gelişme idi” [9] .

TBMM’de yer alan muhalefet partilerinin bile de bu paktın kurulmasına çok olumlu baktıkları anlaşılmaktadır. Bağdat Paktı’nın kuruluşu sırasında iki olan üye sayısı; 5 Nisan 1955’te İngiltere, 23 Eylül 1955’te Pakistan, 3 Kasım 1955 tarihinde ise İran’ın katılımları ile beşe yükselmiş, başlangıçta katılmak eğiliminde olan ABD ise bu Pakta, daha sonraki yıllarda da üye olmayarak, Pakta teknik ve maddi yardım yapmakla yetinmiştir [10].

         Orta Doğu ülkelerinden Ürdün ve Lübnan ise, Mısır ile Suriye’nin baskıları sonucu, tarafsız kalmaya özen göstermişler; Mısır, Suriye ve Suudi Arabistan gibi ülkeler ise, bu pakta karşı olduklarını ortaya koymaktan geri durmamışlardır [11]. Bu ülkelerin Bağdat Paktına karşı olumsuz tutum almalarında, Mısır ile Suriye’de,  Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği güdümünde birer yönetimin kurulması etkili olmuştu. Daha da ötesi, Arap Güvenlik Konseyi, 22 Ocak- 6 Şubat 1955 tarihleri arasında olağanüstü bir toplantı yaparak, bu paktın kurulmasını engellemeye çalışmış, ancak başarılı olamamış, herhangi bir uzlaşmaya varamadan dağılmıştı [12].        

         Bağdat Paktı’nın kuruluş amacı; Ortadoğu’da güvenliğin sağlanmasının yanı sıra, bölgede Komünizmin gelişmesini önlemek, olabilirse daha da geri itilmesini sağlamak, bölge petrolünün güvenli ve düzenli bir şekilde batı ülkelerine akışını gerçekleştirmek, Sovyetlerin Akdeniz’de egemenlik kurmalarını engellemek, bu devlet ile ABD arasında direkt bir çatışma olasılığını ortadan kaldırmak, İsrail Devleti’nin varlığını ve gelişmesini sağlamaktı [13].

         Kuzey Atlantik Paktı’nın üyesi olarak Türkiye ve İngiltere’nin bu konuda önderlik etmeleri istenmiş, ancak Türkiye’ye; demokrasi ile yönetilen ve çoğunluğu Müslüman bir toplum yapısına sahip olmasının yanı sıra, bölge üzerinde uzun yıllar egemenlik kurmuş bir ülke olarak önemli görevler verilmesi planlanmıştı. Başta ABD ve İngiltere olmak üzere Batılı ülkelerin Türkiye’den en büyük beklentileri, gelecekteki yıllarda bölgedeki bütün Müslüman ülkelerin bu pakta üye olmalarını sağlamaktı. Ancak daha başlangıçta Mısır ve Suriye, kendileri pakta üye olmak niyetleri olmayacaklarını açıklamakla kalmamışlar, bu pakta üye olmak isteyen öteki Müslüman ülkelere karşı da düşmanca bir tavır içine girmişlerdir. Oysa yukarıdaki temel amaçlara ulaşılabilmesi için, bölge ülkelerinin pakta katılmaları gerekiyordu. Zira ABD Başkanı Eisenhower’e göre Orta Doğu bölgesindeki güç mücadelesi,;

 “Amerika, genel bir seferberliğe zorlandığı takdirde, Sovyet Rusya’nın askeri sahadaki her türlü meydan okuyuşlarına cevap verecek durumda… ” olmalı idi [14] .

         Bağdat Paktı’nın antlaşmasına göre; üye devletlerin birbirlerinin içişlerine karışmamaları, aralarındaki anlaşmazlıkları barışçıl yollarla çözmeleri, bu paktın bölgenin barış ve güvenliği ile ilgili herhangi bir devlete de açık olması ve üye devletlerin Dışişleri Bakanlarının katılımlarıyla oluşturulacak ortak bir komisyon kurulması gibi konular üzerinde anlaşmaya varılmıştı [15]. Bağdat Paktı ile, soğuk savaş döneminin düşünce babası sayılan ABD’li Diplomat George Kennan’ın, “Containment  = Komünizme Set Çekme” kuramı, Eisenhower’in Başkan olmasından sonra daha da ileri götürülerek, “Rolling Back to Communism = Komünizmin Geri İtilmesi”  şekline dönüştürülmesi sağlanmış olacaktı [16].

         Bağdat Paktı, Türkiye’nin öncülüğünde Orta Doğu bölgesindeki bütün devletleri çatısı altında toplamak amacıyla kurulmuşsa da, özellikle Mısır ve Suriye’nin Pakta girmemek konusundaki ısrarları, bu amacın tam olarak yerine getirilmesini engelleyecekti. Özellikle Mısır, topraklarından İngiltere ve Fransa’nın çıkarılması sırasında SSCB’den ciddi anlamda destek görmüştü ve bu destek sürekli olarak da devam etmekte idi [17]. Mısır’da Sovyet desteği ile bir darbe sonrası işbaşına gelen Cemal Abdül Nasır Başbakan olduktan sonra yaptığı bir açıklamada, Batılı devletleri “emperyalist “ olarak nitelendirmiş [18], kısa süre sonra Mısır’da yeni bir darbe ile Cumhurbaşkanlığı makamına otururunca yaptığı başka bir açıklamada ise, “Türkiye’nin , İsrail Devletini tanımakla büyük bir hata yaptığını” belirtmişti. Zira Mısır Cumhurbaşkanı Nasır’a göre;

“İsrail Devleti, Arap dünyasının bağrına saplanmış bir hançerdi…”  [19] .  Bu yüzdendir ki, Arap kamuoyu, Türkiye’ye karşı güvensizlik duymaktaydı. Yine aynı nedenledir ki, Başbakan Adnan Menderes’in Şam ve Beyrut’u ziyaretleri sırasında protesto gösterileri yapılmış; Menderes’in, Kahire’yi ziyaret etme isteği ise, “Mısır kamuoyunun henüz hazır olmadığı gerekçesiyle”, Nasır tarafından geri çevrilmişti [20] . Daha da ötesi Kahire Radyosu, 25 Ocak 1955 tarihli bir yayınında;

 “İsrail’in dostu Türkiye ile imzalanacak bir ittifakın, Arap dünyasına bir ihanet olacağını… “ açıklamıştı [21]. Bağdat Paktı’na katılma konusunun ele alındığı, 30 Ocak 1955’te Kahire Konferansı’nda ise, Mısır, Suudi Arabistan ve Suriye Pakta katılmayı kesin olarak reddetmişlerdi [22].  

         Kısaca söylemek gerekirse, Bağdat Paktı, Orta Doğudaki devletleri tek bir çatı altında birleştirmek bir yana, üç parçaya ayırmıştı : Bir yanda Paktın üyesi olan devletler, öte yanda karşı çıkan Mısır, Suriye ve Suudi Arabistan, bir de bu pakta karşı tarafsız kalan devletler: Lübnan ve Ürdün. Başka bir deyişle söylemek gerekirse, bu koşullar altında Türkiye çok zor bir görevi üstlenmişti.

         Bağdat Paktı’nın bütün bölge ülkelerini içine alamamasında SSCB’nin, 1954’ten sonra ve artık onun uydusu durumuna gelen Mısır’ın ve Suriye’nin önemli etkileri olmuştur. Bu Pakt, Türk- Sovyet ilişkilerinin gelişmesini de olumsuz yönde etkilemiştir. Sovyetler Birliği lideri Nikita Kruşçev  bu Pakt konusunda yaptığı bir açıklamada;

 “Bağdat Paktı’nın Türk –Sovyet ilişkilerine gölge düşürdüğünü… “ söyleyecek kadar ileri gitmişti [23] . Asya- Afrika ülkelerinin sorunlarını görüşmek üzere; Birmanya, Endonezya, Hindistan, Pakistan ve Seylan ‘n  girişimleriyle, 18-24 Nisan 1955 tarihleri arasında toplanan ve Bağdat Paktı üyesi ülkelerinin de katıldıkları “Bandung Konferansı”ında ise, Türkiye adına bir konuşma yapan Başbakan Yardımcısı Fatin Rüştü Zorlu’nun, bu ülkelerin izlediği  “tarafsızlık siyasetinin iyi niyetli, fakat yanlış bir yol olduğu “ yolundaki açıklamaları, katılımcıların büyük tepkilerine neden olmuş, bu konferansta Zorlu ile Hindistan lideri Nehru arasında, adeta bir siyasi düello yaşanmıştı [24]. Zira bu konferansa katılan ülkelerin çoğu, bir zamanlar kendilerini tutsaklığa mahkum eden Batılı ülkeleri hâlâ “emperyalist  politikalar “ izlemekle suçluyorlardı. Bu devletler o yıllarda ise Türkiye’ye,  adeta bir “Amerikan uydusu “ gözüyle bakıyorlardı. Bu nedenledir ki, Hindistan lideri Nehru ile Mısır lideri Nasır, Başbakan Yardımcısı  Zorlu ile özel bir görüşme yapmayı dahi kabul etmemişlerdi [25].

        1956 başından itibaren Kuzey Afrika’daki Batı karşıtı gelişmelere bir yenisi daha eklenerek ve Sudan’da yapılan seçimleri Mısır yanlısı Umma Partisi’nin kazanması, Batılı devletlerin endişelerinin daha da artmasına neden olmuştu. Mısır lideri Nasır’ın 26 Temmuz’da Süveyş Kanalını devletleştirdiğini açıklaması ise Fransa ile İngiltere’yi harekete geçirmiş ve bu iki devlet Mısır’a silahlı bir müdahalede bulunmuşlardı. Ancak bu müdahale sırasında ABD’nin daha soğukkanlı davranması, İngiltere ve Fransa’nın kısa bir süre sonra Mısır ile uzlaşmaya varmasında etkili olacaktı. İki devletin Mısır’a yaptıkları bu saldırı, Orta Doğu’da zaten varolan gerginliğin daha da tırmanmasında etkili olmuştur. Hatta bir ara NATO ile Varşova Paktı üyelerini karşı karşıya getirmiştir. Bu olaylar sırasında Mısır’a silah,  araç- gereç yardımında bulunan SSCB lideri N. Kuruşçev ;

 “İngiltere ve Fransa’yı saldırganlıkla “suçlamış ve bu “saldırganlıklarına son vermezlerse”, kendilerinin de” Londra ve Paris’e saldıracakları”nı açıkladığı; aynı ülkenin Başbakanı Bulganin’in de, “Üçüncü bir Dünya Savaşı”ndan söz ettiği yolunda basında haberler çıkmıştır [26] . Bu gelişmelerin bir sonucu olarak bölgede, büyük bir savaşın ayak sesleri duyulmaya başlanmışsa da, beklenen olmayacaktı. Ancak bu gelişmeler, her iki büyük gücün de bölge konusunda ne denli hassas olduklarını ortaya koymuştur. Bu gelişmeler bölgedeki iki büyük askeri ve siyasi güç arasındaki rekabeti doruk noktasına taşımıştır. Başbakan Menderes’in deyimiyle, Orta Doğudaki bu gelişmeler yalnızca;

 “Türkiye ile Suriye’nin arasında bir mesele değil, Orta Şark bölgesinde temerküz ve tekâsüf eden (odaklaşan ve yoğunlaşan) ve iki blok arasındaki büyük mücadelenin bir safhası ve tezahüründen (belirmesinden) ibaretti…” [27] .

         Türkiye’nin,1957 yılında Birleşmiş Milletlerde, Cezayir’in bağımsızlığına karşı oy vermesi ve Lübnan Bunalımı konusunda izlediği Batı yanlısı politikalar da, Arap dünyasının Türkiye’ye karşı daha da sertleşmesinde etkili olmuştur. Bu ülkeler, adeta Cezayir konusunda Türkiye’nin izlediği politikaya bir yanıt olmak üzere, Türkiye’nin Kıbrıs sorununda izlediği politikalara, Birleşmiş Milletlerdeki oylamalarda olumsuz oy vermişlerdir. Bütün bu olumsuzluklara karşın Menderes, günün birinde Suriye’den Libya’ya; Sudan’dan İran, Pakistan, Irak ve Tunus’a kadar ,bütün Orta Doğu ülkelerinin Türkiye ile bir ittifak yapacağının hayalini kurmakta idi [28]. Bu yüzdendir ki, Menderes’e göre Bağdat Paktı ;

 “Orta Şarkta ve hatta bütün Asya’da, tek mesnet ve güvenilebilir tek teşekkül olarak garbın yardımcısı ve NATO’nun gayri resmi bir devamı…”  [29] idi .     

         Oysa bölgedeki gelişmeler Başbakan Menderes’in öngördüğü şekilde gelişmeyecek, 1958 yılında bölgedeki kutuplaşma, hızla artacak bu gelişmelerde Irak ile Ürdün’ün, 14 Şubat 1958 tarihinde Irak Kralı Faysal’ın liderliğinde birleşerek Federal Arap Devleti’ni (FAD) ; ardından da Mısır ile Suriye’nin, Mısır lideri Nasır’ın liderliğinde Birleşik Arap Cumhuriyeti (BAC)’ni ilan etmeleriyle gerginlik doruk noktasında çıkacaktı [30].  Aynı yılın Temmuz başında ise, Lübnan’ın Batı ve ABD yanlısı Başbakanı Camile Chamoun’un, ülkesine ABD’yi davet etmesi, Doğu- Batı ilişkilerinde ve bölgede yeniden sıcak günlerin yaşamasına neden olacaktı [31].  Aynı yıl içinde Türkiye üç yıldan beri devam edegelen önemli bir ekonomik krizin içinde yaşamakta idi. Hükümet, Milli Korunma Kanunu da başta olmak üzere, yürürlüğe koyduğu bir çok ekonomik önlemden olumlu sonuç alamamıştı. Dış politikada ise, Kıbrıs konusunda olumlu bir sonuca ulaşılamamıştı. Menderes’in 1958 yılında çıktığı uzak Doğu gezisinden de önemli bir destek sağlanabilmiş değildi.

         Kısacası, Türkiye zor günlerin yaşandığı bir dönemden geçmekte idi. Bu zorlukların yaşandığı günlerde bölgedeki gelişmeleri ve sorunları görüşmek üzere, 14 Temmuz 1958 tarihinde, Bağdat Paktı’nın İstanbul’da bir toplantı yapmasına karar verilmiştir. Bu toplantıya Irak Kralı II. Faysal ile Başbakan Nuri Said Paşa’nın da katılmaları planlanmıştı. Ancak 14 Temmuzda, Irak’ta General Kâsım’ın önderliğinde bir askeri darbe gerçekleştirilmiş ve çıkan olaylarda Kral II.Faysal, Veliahd Prens Abdülillah ve Başbakan Nuri Said Paşa, ihtilâlciler tarafından feci şekilde öldürülmüşlerdir. Mısır lideri Cemal Abdül Nasır’ın desteklediği, Sovyet Rusya yanlısı bu darbe başarılı olmuş ve Bağdat Radyosu bu ihtilâli;

 “Allahın düşmanları öldürüldü!…[32]” şeklinde vermişti.

         Bağdat Paktı’nın, Irak dışındaki üyeleri, Ankara’da bir araya gelerek bu ihtilâli kınamışlar ve “müttefik bir devlete hariçten mülhem olan yıkıcı bir faaliyet[33] olarak değerlendirmişlerdir ki, bu açıklama ile ihtilâlin, Mısır tarafından örgütlendiği ima edilmekte idi. Irak’taki bu olaylar sırasında bazı kişiler Türk Büyükelçiliğine ve Türk Mezarlığına saldırıda bulunarak, buralara zarar vermişlerdi. Bu durum üzerine Türkiye, 14 Temmuzda ihtilâlcilerden bu zararların giderilmesini istemiş, Türk Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu da, 19 Temmuzda Daily Mail Gazetesine yaptığı bir açıklamada, ihtilalcileri “siyaset eşkiyaları “ olarak nitelendirmiş ve Irak’a da bir askeri harekat yapılmasını önermişti. SSCB tarafından şiddetli bir tepkiyle karşılanan bu açıklamalar karşısında Türkiye, bu açıklamaların gerçeğe uymadığını belirtmek durumunda kalmıştır [34].  Ayni günlerde ABD de, Lübnan’a müdahale etmiş ve Adana’daki İncirlik üssünden bu ülkeye asker ve malzeme  göndermeye başlamıştı. İngiltere ve Fransa, İtalya da bu harekata katılmaya karar vermişler ve güç göndermişlerdi [35].  Bu gelişmeler üzerine SSCB de, Türkiye’ye bir nota vererek durumu protesto etmiş, Türkiye-İran sınırında da askeri manevralar yapmaya başlamıştır . Bütün bu gelişmelere ek olarak başta SSCB olmak üzere, Doğu Bloku ülkeleri de, Irak’ta kurulan yeni yönetimi tanıdıklarını açıklamışlardır [36]

         Gerginliği artıran bu gelişmeler, Orta Doğu bölgesindeki sorunları da  giderek arttırmış, bunun bir sonucu olarak NATO ile Varşova Paktı üyeleri karşı karşıya gelmişlerdir. Bu arada Mısır lideri Nasır, 19 Temmuzda Moskova’yı ziyaret ederek, Kuruşçev ile bir görüşme yapmış, 22 Temmuzda da SSCB lideri Kuruşçev, bölgedeki sorunların görüşmeler yoluyla çözülmesi için ABD Başkanı Eisenhover’e bir çağrıda bulunmuştur. Bu çağrıya ABD’nin sıcak bakması ve yapılan görüşmelerin ardından, ABD ve İngiltere’nin Irak’taki yeni yönetimi tanımalarından hemen sonra Türkiye de, Irak yönetimini tanımıştır [37]

         Böylelikle bölgedeki önemli bir kriz büyük bir savaşa dönüşmeden önlenmiş, ancak Bağdat Paktı bu olaylardan sonra, Bağdatsız kalmıştır. 28-29 Temmuzda Londra’da, Bağdat Paktı üyeleri arasında yapılan görüşmelerden sonra ABD, bu pakta yine üye olmamakla birlikte; Türkiye, İngiltere, İran ve Pakistan ile ayrı ayrı birer antlaşma yapmayı kabul etmiştir [38]. Bu antlaşmalarla, Paktın geri kalan üyeleri ABD desteğini sağlayarak, rahat bir nefes almışlardır.

         Orta Doğu bölgesinde yaşanan bu gelişmelerin belki de en önemli sonucu; Başbakan Menderes’in hayal ettiği gibi Türkiye’nin önderliğinde bir bölgesel işbirliğinin gerçekleştirilmesi bir yana, “Türkiye’yi bütünüyle Arap Orta Doğusundan koparması olmuştur”  [39].  Bağdat Paktı ise, Irak hükümetinin 24 Mart 1959 tarihinde bir açıklama yaparak, Irak’ın Bağdat Paktı’ndan çekilerek, “emperyalizmle olan son bağlarının da kopardığını” belirtmesi üzerine, resmen sona ermiştir [40]. Bağdat Paktı’nın Irak dışındaki üyeleri, 19 Ağustos 1959 tarihinde aldıkları bir kararla, merkezi Ankara olmak üzere, Merkezi Antlaşma Teşkilatı (CENTO= Central Treaty Organization)’nın kurulduğunu açıklamışlardır [41].                                      

         Sonuç olarak söylemek gerekirse; Türkiye’nin önderliğinde bütün Orta Doğu ülkelerini çatısı altında toplaması planlanan Bağdat Paktı’na, yalnızca Türkiye, İngiltere, İran, Irak ve Pakistan üye olmuştur. Bölgedeki iki büyük gücün aralarında yürüttükleri ekonomik, siyasi,  ideolojik üstünlük sağlama ve bunu her anlamda kanıtlama çabaları sonrasındaki olumsuz gelişmeler, Orta Doğu’yu “Üçüncü “bir büyük savaşın eşiğinden döndürmüştür. Büyük güçlerin bölgedeki bu çıkar çatışmaları, bölge ülkelerinin iki ayrı kutba ayrılması ve aralarındaki uzlaşmazlıkların daha da derinleşmesiyle sonuçlanmıştır.


[1] Ayın Tarihi, Sayı: 242, Ocak 1954, ss.184-185.

[2] Mustafa Albayrak, Türk Siyasi Tarihinde Demokrat Parti (1946-1960), Ankara, 2004, s. 476.

[3] A.g..e,s. 419.

[4] George MCGheee, ABD-Türkiye-NATO-Ortadoğu, Ankara,1992, ss. 217-218.

[5]  Mustafa Albayrak, “ Türkiye’nin Ortadoğu Politikaları (1920-1960) ”, Fırat Üniversitesi, Ortadoğu Araştırmaları Merkezi Dergisi, Cilt:III, Sayı:2, Temmuz 2005, Elazığ, s.25.

[6] Ayın Tarihi, Sayı: 242, Özel Eki.

[7] Albayrak, Türk Siyasi Tarihinde Demokrat Parti …, s. 484.

[8] Zafer , 25 Şubat 1955.

[9] Albayrak, Türk Siyasi Tarihinde Demokrat Parti.., s. 476.

[10] A.g..e., s. 477.

[11] A.g.e., s. 476.

[12] Fahir H. Armaoğlu, Siyasi Tarih, (1789-1960), Ankara 1975, s. 811.

[13] Oral Sander, Türk – Amerikan İlişkileri (1947-1964), Ankara, 1979, s. 126.

[14] Ulus, 21 Mayıs 1953.

[15] İsmail Soysal, Türkiye’nin Uluslar arası Siyasal Bağıtları, Cilt:II, (1945-1990), Çok Taraflı Bağıtlar, Ankara, 1991,ss.502-503.

[16] Mahmut Dikerdem, Ortadoğu’da Devrim Yılları, (Bir Büyükelçinin Anıları), Ankara, 1990,ss. 161-162.  

[17] Kuruşçev’in Anıları, Cilt:II,Çeviren: M. Ali Kayabal, İstanbul, 1971, ss.110-11.

[18] Halkçı, 2 Aralık 1954.

[19] Dikerdem, a.g..e,s. 114.

[20] Zafer, 17 Ocak 1955.

[21] Ömer Kürkçüoğlu, Türkiye’nin Arap Orta Doğusuna Karşı Politikası (1945-1970), Ankara, 1972,s. 62.

[22] Zafer, 31 Ocak 1955.

[23] Mehmet Gönlübol ve Arkadaşları, Olaylarla Türk Dış Politikası (1919-1973), 3. Baskı, Ankara, 1974,s. 229.

[24] Hüseyin Bağcı, Demokrat Parti Dönemi Dış Politikası, Ankara, 1990, s.62.

[25] Dikerdem, a.g..e,s. 118.

[26] Albayrak, “Türkiye’nin Ortadoğu Politikaları…”,s. 32.

[27] İsmail Arar, Hükümet Programları (1920-1960), İstanbul, 1968, s. 302.

[28] Albayrak,” Türkiye’nin Orta Doğu Politikaları…,”,s. 43.

[29] Demokrat Parti Meclis Grubu Gizli Müzakere Zabıtları, Dönem: XI, Cilt. 210, 26 aralık 1957, s. 71.

[30] Ulus-Zafer, 15,22 Şubat 1958.

[31] Albayrak, ” Türkiye’nin Orta Doğu Politikaları…”,s.47.

[32] Ulus, 15 Temmuz 1958.

[33] Zafer, 18 Temmuz 1958.

[34] Albayrak , ” Türkiye’nin Orta Doğu Politikaları…”, s. 49.

[35] A.g.m. ,s. 49.

[36] A.g.m.,s. 50.

[37] A.g..m,s. 54.

[38] Gönlübol ve Arkadaşları, Olaylarla Türk Dış Politikası…,s. 331.

[39] Kürkçüoğlu, a.g.e,s. 221.

[40] Cumhuriyet, 25 Mart 1959. 

[41] İsmail Soysal, Türkiye’nin Siyasi Bağıtları, Cilt:II, (1945-1990), Ankara, 1991,s. 494.

.

Yorumlar



Yorum yapma kapalı.