TÜRKİYE’NİN ORTADOĞU POLİTİKALARI (1920-1960)

20 Mayıs 2010 Yazan  
Kategori Makaleler

Ortadoğu bölgesi, gerek tarihsel kimliği, gerekse coğrafî , ekonomik, doğal koşulları ve stratejik konumu nedeniyle, insanlık tarihinin en önemli ve en sorunlu bölgelerinden biri olmuştur. Siyasî tarihçilerin belirlemesine göre en dar tanımıyla Ortadoğu;

“Türkiye, İran Mısır üçgeni ve bu üçgenin içinde kalan ülkeleri kapsar. En geniş tanıma göre Ortadoğu; sözü edilen bu devletlerin yanı sıra, onlara komşu olan çevre Müslüman ülkeleri, yani Kuzey Afrika, Sudan, Somali ve Afganistan’ı da içine alır. Bilim adamları arasında üzerinde en çok uzlaşmaya varılan tanım; Arap devletlerine Türkiye, İran ve İsrail’in eklenmesiyle elde edilen bölgedir “(1).

Başka bir anlatımla da Ortadoğu; “Batıda Fas’tan başlayarak, doğuda Afganistan ve Pakistan’a, hatta Hindistan’a; kuzeyde ise, Türkiye’den güneyde Habeşistan’a uzanan bir alanı içine alır”(2).

Ortadoğu bölgesi nasıl tanımlanırsa tanımlansın, bu bölgenin dünya tarihi içinde önemli yeri olduğu yadsınamaz bir gerçekliktir. Bu coğrafya tarihinde üç büyük tek tanrılı dinin merkezi olmasının yanı sıra; dünya uygarlık tarihi açısından da büyük bir öneme sahiptir. Zira başta yazı olmak üzere, tarım toplumuna geçiş, kentlerin kurulması, gibi pek çok uygarlık ürünleri ve bilimsel, teknolojik keşiflerin merkezi, ekonomik anlamda ise dünya ticaretinin en geliştiği bölge olmak gibi çok önemli niteliklere sahiptir. İslâmiyet’in bu bölgeye egemen olması sonrasından günümüze kadar, çeşitli nedenlerden dolayı bölge önemini korumaya devam etmiştir. İslâm dini, bölgenin tarihini olduğu kadar, geleceğini belirlemede de en büyük etken olmuştur.

Türklerin bu coğrafyanın büyük bir bölümüne egemen oldukları yaklaşık dört yüz yıllık süreç içinde, bölge adeta bir barış ve istikrar örneği olmuş, tek tanrılı üç büyük dinin mensupları tarafından kutsal topraklar olarak değerlendirilen bu bölgede Türkler, dinsel ve toplumsal kimliğin korunmasında benzeri görülmemiş bir yönetim örneği sergilemişlerdir. Bölgenin bugünkü tarihsel dokusu ve sorunları, bu söylediklerimizin en somut kanıtıdır.

Batıda sanayi devrimi sonrasında, kendilerine yeni ham madde kaynakları, insan gücü ve pazar arayışı içine giren emperyalist güçlerin Ortadoğu ile ilgilenmeye başlamaları, bu gelişmenin Osmanlı İmparatorluğunun çöküş dönemine rast gelmesi, bölge tarihinde önemli bir dönüm noktası olmuştur. Bu süreçte, Batılı devletlerden Fransa 1830’da, 125 yıl boyunca sömürgesi olarak kullanacağı Cezayir’i ele geçirmiştir. Fransa’nın Afrika topraklarındaki yayılması bununla da kalmayacak, Büyük Sahra’nın önemli bir parçası ile Tunus 1881’de, Fas ve Sudan’ın bir bölümünün de dahil olduğu topraklar Fransa’nın egemenlik alanına girecekti. Aynı yıllarda İngiltere de Sudan’dan önemli bir pay almayı ihmal etmemiştir. 1912 yılında ise, Kuzey Afrika(Libya) İtalya tarafından işgal edilmiş; İspanya da Atlas Okyanusu kıyıları ile Vadi Daraa’nın güneyindeki Sahra’dan kayda değer bir pay almışlardı(3).

Ortadoğu’daki paylaşım savaşına İngiltere’nin de katılımıyla, bölgede günümüze kadar sürecek bir çatışma arenası ortaya çıkmıştır. Bu gelişme, Osmanlı İmparatorluğunun “büyük korku“yu yaşadığı 1877-78 Osmanlı-Rus savaşı sırasında İngilizlerin, Sultan Abdülhamid II ile yaptıkları gizli bir anlaşma ile önce Akdeniz’in kalbi Kıbrıs’a, daha sonra 1882’de de Mısır’a yerleşmeleriyle ivme kazanmıştır. Zira dönemin en güçlü devletlerinden biri olan İngiltere’nin sömürgecilik anlayışı, yalnızca işgal ettiği coğrafî alanların doğal ve insanî kaynaklarını kullanmakla yetinmeyerek, bu alanlarda yaşayan toplumlara kendi din, dil ve yaşam biçimini de kabul ettirmek için her türlü önlemi almakta ve böylelikle, gelecekteki varlığını güvence altına almayı amaçlıyordu. Bir toplumda kalıcı etkiler yaratan bu emperyalist anlayışın, geçici bazı ekonomik kazançların ötesinde, o toplumda süresiz egemenlik kurmanın temeli olduğunu, o toplumda onarılması çok uzun yıllar alan kalıcı izler bıraktığını, bugünkü tarihsel örneklerden anlamaktayız. Fransa ve öteki sanayileşmiş ülkelerin de aynı yöntemleri kullanarak, o günden beri yayılmacılık politikalarını, farklı söylemler ile sürdürdükleri bilinen bir gerçektir. Bu gerçek belki de en somut haliyle Ortadoğu diye tanımladığımız bölgede kendini göstermektedir. Ortadoğu bölgesi, Osmanlı egemenliğinin zayıfladığı 19 yüzyıldan itibaren, daha da hızlı bir yayılma alanı haline gelmiştir. Özellikle Afganistan, İran, Basra Körfezi, Orta Asya, Kafkaslar, ve Arap Yarımadası’nın yanı sıra Anadolu; aralarında Çarlık Rusya’sının ve Almanya’nın da bulunduğu emperyalist güçlerin pazarlık ve sıcak-soğuk savaş alanı haline gelmiştir.

Birinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesinde önemli paylaşım alanlarından biri olan Ortadoğu, savaş sırasında İtilaf Devletleri’nin aralarında yaptığı gizli anlaşmalarla bölüşülmüş, bu dönem ve sonrasında bölgenin kaderinin belirleyici öğeleri arasına “petrol kokusu” da sinmiştir. Bölge iki savaş arasındaki dönemde, büyük ölçüde gizli anlaşmalarda öngörülen şekilde yönetilmiştir. Bölgenin kaderi üzerinde emperyalist güçlerin uyguladığı yukarıda sözü edilen “kültür politikaları” çerçevesinde, Arap dünyası ile Osmanlı yönetiminin arası açılmış, bu durum savaş sırasında çekici vaatlerle kandırılan bazı Arap liderlerinin, T. E. Lawrance gibi ajanlarının da katkılarıyla, istenilen amaçlar büyük ölçüde elde edilebilmiştir.

Birinci Dünya Savaşı sonuna doğru İngiliz işgal güçleri komutanı General Allenby’in Şam’a girmesinin ardından, Arap liderlerce  yaşanan hayal kırıklığı ve bunun yarattığı tarihsel sonuçlar, Ortadoğu’nun kaderini değiştirecek gelişmelere sahne olacaktı. Bu süreç içinde siyonist liderlerden Dr. Chaim Weizmann ve Baron L. W. Rothschild’in yardımları sonucunda hazırlanan ve Yahudilere, Filistin’de bir yurt kurulmasını öngören deklarasyonun, İngiltere Dışişleri Bakanı Arthur James Balfour tarafından kabulü ve Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Woodrow Wilson’un da kaygılarının giderilmesinin ardından bu deklarasyon, 2 Kasım 1917 tarihli The Times’de yayınlanmıştı(4).  Bu deklarasyon ile İngiltere Dışişleri Bakanı Balfour, kendilerine Çanakkale savaşları sırasında 600 kişilik küçük bir birlikle mânevi destek veren (5) siyonist dostlarını unutmadığını göstermek isterken, Ortadoğu’da uzun yıllar sürecek olan Arap-İsrail çatışmasının da temel taşlarından ilkini koymuş oluyordu. Öte yandan büyük savaş sırasında oluşan ve Arap dünyasının içine düştüğü büyük yanılgının yarattığı Türk-Arap gerginliği ve karşılıklı olarak yaratılan güvensizlik ortamı, başta iki toplum olmak üzere, bütün bölge ülkelerinin geleceğinde etkili ve kalıcı yaralar açacaktı.

Savaş sonunda Osmanlı yönetiminin 30 Ekim 1918 tarihinde imzaladığı Mondros Ateşkesi ardından, 1919 Ocağı’nda Paris Konferansı’nda, savaş içindeki gizli anlaşmaların öngördüğü paylaşım evresine geçilmiştir. Bu paylaşım ve işgallere bir tepki olarak Anadolu’ da ortaya çıkan Kuva-yı Milliye hareketinin, yerel kongrelerle başlayan ve ulusal süreçle devam ederek bütünleşmesiyle, yeni bir dönemece girilmiştir. Son Osmanlı Meclisi’nin üyeleri, büyük ölçüde Mustafa Kemal Paşa’nın kaleminden çıktığı bilinen ve Erzurum-Sivas Kongreleri’nin ruhunu yansıtan Misak-ı Millî’yi, 28 Ocak 1920 tarihinde kabul etmiştir. Millî Mücadele’nin siyasal ve askeri programı niteliğindeki bu belgede Ortadoğu ile ilgili olan birinci maddesinde;

“Osmanlı Devleti’nin, özellikle Arap çoğunluğun oturduğu ve 30 Ekim 1918 tarihli silah bırakışmasının imzalanması sırasında düşman ordularının işgali altında kalan kısımlarının geleceğinin, buralar halkının serbestçe bildirecekleri oylara göre saptanması gerekli olduğu . . . ” şeklinde bir görüşe yer verilmişti(6).

Böylelikle son Osmanlı Meclisi, bölgenin geleceği hakkında, halkın karar vermesi gibi demokratik bir anlayışı benimsemiş oluyordu. Bu siyasî belge doğal olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından da aynen kabul edilecekti.

Bu gelişmeler olurken, İstanbul hükümetinin teslimiyetçi politikaları sonrasında, işgalciler 16 Mart 1920 tarihinde Osmanlı başkentini resmen işgal etmişlerdir. Bu gelişmeye kadar emperyalist güçler tarafından işgal edilen Ortadoğu adeta kendi kaderi ile baş başa bırakılmıştır.

B- Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin Açılışından 1950 Yılına Kadar Türkiye-

Ortadoğu İlişkileri (1920-1950)

İstanbul Meclisinin dağıtılmasından sonra, 23 Nisan 1923 tarihinde Ankara’da açılan Türkiye Büyük Millet Meclisi ile Türk Millî Mücadele hareketi genel olarak bu çatı altında bütünleşmiştir. Meclis başkanlığına seçilen Mustafa Kemal(Atatürk), 24 Nisan 1920 tarihinde , meclisin gizli oturumunda yaptığı konuşmada, iç ve dış politikaya değinirken, Ortadoğu konusuna önemli bir yer ayırmıştır. Mustafa Kemal Paşa konuşmasında; 1914 öncesinde Osmanlı Devleti’nin bir parçası olan Suriye ve Irak’ın, bağımsızlıklarını kazanmak için;

Hepimizi birden imhaya tevessül eden düşmanla teşrik-i mesai ettiler. İngilizler, Fransızlar kendilerinin hayali olan gayelerini mevkii fiile çıkaracak diye onların eteklerine sarıldılar. . . ” diyerek, bu bölgenin liderlerine bir eleştiride bulunduktan sonra, ancak savaş sonrasında bunların beklentilerinin gerçekleşmediğini, daha da ötesi bu emperyalist devletlerin kendilerini aşağılamaları üzerine, “pek büyük bir hataya duçar olduklarını kabul ettiklerini. . . ” anlayıp, eskiden olduğu gibi, Osmanlıya bağlanmak için, kendilerine başvurduklarını belirtmiştir. Özellikle büyük savaş sırasında Osmanlı ordularına karşı ayaklanmayı yöneten  Emir Faysal’ın, kendilerine gönderdiği özel bir temsilci aracılığıyla ilişkiye geçerek,”bir yabancı devlet ile ilişkinin kendileri için esaret olacağına inandıklarını” belirttiğinden söz ederek, Arap liderinin bu isteğine kendilerinin de şöyle karşılık verdiklerinin açıklamıştır:

“Dedik ki, artık hududu millimiz dahilinde bulunan menabi-i insaniyeyi ve menafi-i umûmiyeyi hududumuzun haricinde israf etmek istemeyiz. Fakat ittihat kuvvet teşkil edeceğinden, bütün alem-i İslâmın manen olduğu gibi, maddeten de müttehit olmasını şüphe yok ki, büyük memnuniyetle karşılarız ve bunun içindir ki, bizim kendi hududumuz dahilinde müstakil olduğumuz gibi, Suriyeliler de hududu dahilinde ve hâkimiyeti milliye esasına müstenit olmak üzere serbest ve müstakil olabilirler. Bizimle ittifak veya ittifakın fevkinde bir şekil, ki federatif yahut konfederatif denilen şekillerden birisile irtibat peyda edebiliriz. . . “(7).

Bu cevaba karşılık olarak Faysal’ın da kendilerine;

Ancak bizim yaşamak için paramız yok ve haricin tazyikatına mukavemet edecek vesaitimiz yoktur. Türkiye bunu bize temin ederse, biz Fransızları memleketimizden koğabiliriz. . . “şeklinde karşılık vermesi üzerine, kendilerinin bu cevabı samimi bulmadıkları için, bu “siyasî müracaata, siyasî bir cevap verdiklerini” ifade etmiştir(8).

Mustafa Kemal Paşa, Irak’ta da aynı şekilde İngilizlerin kötü muameleleriyle karşılaşan Müslüman halkın da kendilerine aynı beklentilerle başvuruda bulunduklarını belirterek, onlara da Suriyelilere verdiklerine benzer bir cevap verdiklerini söylemiş ve bu cevaplarında;

“Kendi dahilinizde, kendi kuvvanızla, kendi mevcudiyetinizle müstakil bir devlet olunuz. Biz her şeyden evvel kendi istiklâlimizi temine çalışıyoruz. Ondan sonra birleşmemiz için hiçbir mâni kalmaz. . . “(9) dediklerini belirtmiştir.

Bu konuşmada T.B.M.M. Başkanı Mustafa Kemal(Atatürk)’in sözünü ettiği,

“Hudud-u Millî“, kuşkusuz, Misak-ı Millî’nin öngördüğü ve Arapların yaşadığı toprakların kederini onların “serbestçe vereceği karara göre; ” belirlenmesini kabul eden, başka bir deyişle, çoğunluğunu Türklerin oluşturduğu sınırlar idi.

Mustafa Kemal’in T.B.M.M.’nde yaptığı bu açıklama, Türk-Arap ilişkilerinde tarihsel bir yol ayrımına gelindiğini göstermektedir ki, bu gelişme sonrasında, bir iki küçük gelişme bir yana bırakılırsa, iki tarafın yolları artık uzun bir süre sonrasına kadar hiç kesişmeyecekti.

Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti tarafından siyasî ilişkilerde bulunmak üzere Sovyet Rusya’ya gönderilen Türk kurulundan Dr. Rıza Nur ile İngilizlerden bağımsızlığını yeni kazanan Ortadoğu devletlerinden Afganistan olağanüstü temsilcisi Muhammed Veli Han arasında, 1 Mart 1920 tarihinde bir Dostluk ve Dayanışma Antlaşması imzalanmıştır. Bu antlaşma ile iki yeni devlet arasında sağlam bir dostluk köprüsünün temelleri atılmış, 1928 yılında Afgan Kralı Amanullah Han’ın Türkiye ziyareti sırasında da, Türk Dışişleri Bakanı Dr. Tevfik Rüştü Aras ile Afgan Dışişleri Bakanı Gulâm Sadık Han 25 Mayıs 1928 tarihinde yeni bir Dostluk ve İşbirliği Antlaşması imzalanarak bu dostluğun ve dayanışmanın güçlendirilmesi öngörülmüştür. Bu antlaşma ile daha öncesinden de olduğu gibi, Türkiye’nin, Afganistan’a millî eğitiminin ve ordusunun gelişmesi ve yükselmesi için ihtiyaç duyacağı yargısal, bilimsel ve askersel alanda uzmanlar göndermesi karara bağlanmıştır(10). Afganistan’ın geliştirilmesi için, Atatürk’ün yaptığı yeniliklerden esinlenen Amanullah Han bu amacında, toplumsal nedenlerle başarılı olamayarak, tahtını bırakmak zorunda kalacaktı.

Atatürk döneminde, Ortadoğu’nun güvenliğinin sağlanması ve bölgeye emperyalist güçlerin girişinin önlenmesi amacıyla, Türkiye’nin önderliğinde; Afganistan, Irak ve İran’ın   katılımıyla, 8 Temmuz 1937 tarihinde bir saldırmazlık temeline dayanan ve Ortadoğu’da bu amaçla kurulan ilk pakt olan  Sadabad Paktı kurulmuştur. Bu Paktın antlaşmasında; üye devletlerin biri birlerinin içişlerine karışmamaları, sınırların dokunulmazlığı, sorunların karşılıklı uzlaşma ile çözülmesi, karşılıklı saldırılarda bulunulmaması ve bu anlaşmanın beş yıl süreli olması gibi hükümler yer almıştı(11).

Türk-İran ilişkileri de bölgeden İngiltere’nin çekilmesi sonrasında gelişmeye başlamıştır. Kaçar Hanedanı’ndan Şah Ahmet Kaçar’ı tahttan indirerek, 1925 yılında Pehlevi sanı ile İran tahtına oturan Kazak Süvari Alayı subaylarından Albay Rıza da, 1926 yılında, Türkiye ile bir Dostluk ve Güvenlik Antlaşması imzalamıştır. Bu antlaşma ile taraflar biri birlerinin aleyhindeki bir antlaşmaya katılmamayı, taraflardan birine yapılacak bir saldırı karşısında tarafsız kalmayı, karşılıklı olarak sınır güvenliğini garanti etmeyi üstlenmişlerdir(12). Şah Rıza Pehlevi de, Atatürk’ün Türkiye’de yaptığı yenilikleri örnek almışsa da uygulamada yeterince başarılı olamayacaktı.

Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk on beş yıllık dönemi içinde Türkiye, Orta doğuda biri Musul, öteki de Hatay Sancağı nedeniyle iki defa İngiltere ve Fransa ile karşı karşıya gelmiştir. Bu sorunlardan ilki, 5 Haziran 1926 tarihinde İngiltere ile yapılan ve Musul’un kaybedilmesiyle sonuçlanan Ankara Antlaşması’dır (13).  İkincisi de, Hatay Sancağı’nın Türkiye’ye katılmasının yolunu açan ve Fransa ile yapılan 29 Mayıs 1937 tarihli antlaşmadır(14).  Bu iki siyasal antlaşma, 1920 yılından itibaren önemli bir gelişme göstermeyen Türk-Arap ilişkileri açısından varolan soğukluğu daha da arttırmış, Suriye Devleti’nin Hatay Sancağı’nı kendi sınırları içinde göstermesi ve bu sancağın kaybını bir türlü kabul edememesi sonucunda, ikili ilişkiler giderek gerginleşmiştir. Daha da ötesi bu sorun, Suriye’nin “mağdur” edildiğine inanan öteki Arap dünyası ile Türkiye’nin ilişkilerini olumsuz yönde seyretmesinde etkili olmuş, bu olumsuzluk Türk-Arap ilişkilerinde önemli bir kırılma noktası oluşturmuştur.

Bu dönem içinde Türkiye ile Arap dünyası arasındaki ilişkiler daha çok yüzeysel düzeyde kalmıştır. Bu bağlamda 3 Ağustos 1929 tarihinde Türkiye ile Suudi Arabistan arasında bir dostluk antlaşması imzalanmasına karşın, söz konusu antlaşma ancak, 3 ağustos 1933’de yürürlüğe konulabilmiş, bu devlet ile olan ikili ilişkiler 1926-1942 yılları arasında işgüder düzeyinde yürütülmüş, 1942’den itibaren elçilik düzeyine çıkarılmış ve ilk Suudi elçisi bu aynı yıl güven mektubunu Cumhurbaşkanına sunmuştur(15). Türkiye, 7 Haziran 1937 tarihinde Mısır Krallığı ile Oturma ve Uyrukluk Sözleşmeleri imzalamış, bu sözleşmeler de 26 Nisan 1938 tarihinde yürürlüğe konulmuştu(16).

Bu gelişmelerin dışında, İkinci Dünya Savaşı’na kadar, Türkiye ile Orta doğu arasındaki ilişkilerde önemli bir gelişme olmamış, bu süreç içinde, bölgenin özellikle Arap Ortadoğu’su kesiminde, emperyalist güçlerin bölgedeki yayılma faaliyetleri giderek büyük bir hız kazanmıştır.

İkinci Dünya Savaşı öncesinde, Kuzey Afrika ve Sahra’nın siyasî durumu genel olarak şu görünümü arz ediyordu: Mısır Krallığı ve Sudan’ın doğu bölgesi Büyük Britanya ‘nın; Libya İtalya’nın; Sudan’ın batı bölgesi ve Fransa Sahrası Fransa’nın; Rio de Orio bölgesi ise İspanya’nın elinde geçmiş bulunuyordu(17). Batı emperyalizminin yeni bir paylaşım anlaşmazlığı sonrasında ortaya çıkan bu büyük savaşın önemli bir bölümü de, daha öncekinde olduğu gibi, yine Ortadoğu’da geçecek ve bu savaş bölgenin tarihinde önemli bir değişime neden olacaktı. .

İkinci Dünya Savaşı’nın bitiminden sonra da Türkiye’nin bölge ile ilgisizliği devam etmiş, savaştan bir yıl sonra Başbakan Recep Peker tarafından kurulan ve 14 Ağustos 1946 tarihinde T.B.M.M.’ne sunulan hükümet programında, İran ve Afganistan dışında, Ortadoğu devletlerinden tek kelime ile dahi söz edilmemiştir(18). Başbakan Recep Peker, yalnızca iki cümle ile Arap dünyasına bir dostluk mesajı göndermekle yetinerek, şöyle demişti;

“Arap komşularımıza karşı sevgimiz ve dostluğumuz mutlaktır. Dünyanın en zengin medeniyetlerinden birinin varisleri olan Arap Birliği Devletlerinin her biri ile her sahada münasebetlerimizi her gün daha ziyade samimileştirmek büyük emelimizdir“(19) .

Başbakan Recep Peker’in bu sözleri, Türkiye ile Arap dünyası arasında ilişkinin o yıllarda, bir iyi niyet beklentisinin ötesine geçemeyeceğini göstermekte idi.

İkinci Dünya savaşı sonrasındaki yıllarda, Batı Blokunun temsilcisi Amerika Birleşik Devletleri ile Doğu Blokunun temsilcisi Sovyet Rusya arasındaki savaş içindeki balayı kısa sürede son bulmuş ve bir soğuk savaş dönemi başlamıştır. ABD, o yıllarda büyük bir yıkım içinde bulunan Avrupa’da Sovyet Rusya’nın egemenlik kurmasından ve sosyalizmin yayılmasından çekindiği için, öncelikle bu ülkelerin ekonomilerinin ayağa kaldırılması amacıyla bir yardım plânı hazırlamıştır. ABD Başkanı Henry Truman, 12 Mart 1947 tarihinde ABD Senatosu ile Temsilciler Meclisi’nin ortaklaşa oturumunda yaptığı konuşmada, savaş sonrasında “dış baskılar altında özgürlüklerini korumaya çalışan hür milletlerin” desteklenmesini istemişti. Tarihe Truman Doktrini olarak geçen bu öneriden sonra da ABD, bu yardım anlayışı çerçevesinde ilk aşamada batılı devletlere yardım etmeye başlamış, daha sonra da bu yardımı, başta Türkiye ve Yunanistan olmak üzere, öteki gelişmekte olan ülkelere yaygınlaştırmaya başlamıştı. Bu yardım paketine göre; Türkiye ve Yunanistan’a 400 milyon dolarlık bir pay ayrılması uygun görülmüştü(20).  Bu konuda hazırlanan kanun tasarısı 22 Nisan 1947 tarihinde önce Senato’da, 9 Mayısta da Temsilciler Meclisi’nde kabul edilerek, 22 Mayısta Başkan Henry Truman’ın onayından sonra, yürürlüğe girmiştir(21). Türkiye’de büyük memnuniyet yaratan bu gelişme, Sovyet Rusya ile 1945 notasından beri zaten gergin olan ilişkilerin bozulmasında önemli bir rol oynayacaktı.

Amerika Birleşik Devletleri, gerek kendileri ve gerekse Batı açısından büyük bir öneme sahip olan ve özellikle petrol bölgesi olması nedeniyle, Batının ve kendilerinin büyük bağımlılık duyduğu Ortadoğu bölgesinde, savaş sonrasında zayıflayan Batı egemenliğinin yerini almak ve ortaya çıkan durumu kendi lehine değerlendirmek ve Sovyet Rusya’yı bölgeden uzak tutabilmek için, Truman Doktrini’nin uygulama alanını bu bölgeye de kaydırmak zorunluluğu duymuştur. Zira Ortadoğu bölgesinin Sovyet egemenliği altına girmesiyle, ABD ve batılı devletlerin petrol kaynakları bu devletin denetimi altına geçebilir, bu bölgede sosyalizm ideolojisi yayılabilirdi. Ortadoğu ve Akdeniz’de Sovyet egemenliğinin kurulması, başka bir deyişle ABD ve Batılı devletlerin bölgeden kovulması, gerek ekonomik gerekse siyasî bakımdan ABD’nin uluslar arası prestijine büyük zarar verebilirdi. Daha da kötüsü, Batılı devletlerin savaş sırasında çöken sanayilerini yeniden ayağa kaldırmak olanaksızlaşabilirdi. Bu gelişmelerden en büyük zararı görecek olan devletlerin başında da yine ABD gelmekte idi. Bu nedenlerden dolayı ABD, Ortadoğu bölgesi ile ilgilenmeye başlarken, Türkiye’nin, bu bölgede yaklaşık dört yüz yıl süren egemenliğin bir mirasçısı olduğunu, bölgenin en güçlü devleti olduğunu, batı ile ilişki kurmakta en önde gelen ülke olduğunu bildiği için, bölgeye egemen olmakta, Türkiye’nin önderliğinden ve aracılığından yararlanmayı plânlamıştır. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü döneminde başlayan bu anlayış ile Türkiye’nin  uygulamak istediği politikalar örtüştüğü için, ikili ilişkiler hızla gelişmeye başlamıştır. Zira Türkiye’de daha savaş içinde ABD’ye yönelmiş, 1945 yılında yapılan San Francisco toplantılarına katılarak, Birleşmiş Milletlerin kurucu üyeleri arasında yer almıştı(22). Bu gelişmelerin ardından Türkiye, giderek ABD’ne yakınlaşmaya başlamış, bu süreç, 11 Mart 1947 tarihinde Dünya Bankası (Uluslararası İmar ve Kalkınma Bankası = International Bank for Reconstruction and Development)’na, bir gün sonra da 12 Martta Uluslararası Para Fonu(International Money Fund)’a üye olmasıyla hız kazanmıştır (23). Bu politikaların kaçınılmaz bir sonucu olarak Türkiye, 28 Mart 1949 tarihinde, yeni kurulan İsrail Devleti’ni tanıyan ilk Müslüman devlet olmuştur. ABD karşısında güvenilir bir müttefik olduğunu kanıtlayan Türkiye, 4 Temmuz 1948 tarihinde, Marshall Plânı kapsamına alınarak, ABD’den daha fazla yardım almaya başlamıştır(24).

Türkiye’nin, İsrail Devleti’ni tanıması, yalnızca Arap orta doğusunda değil, fakat aynı zamanda bütün Müslüman dünyasında önemli bir olay olarak algılanmıştır. Özel anlamda ise, bu tanıma, Türk-Arap ilişkilerinde, başka bir deyişle Türkiye-Ortadoğu ilişkilerinde, en büyük kırılma noktasını oluşturacaktı. Oysa Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, 1 Kasım 1949 tarihinde T.B.M.M.’ni açış konuşmasında yeni kurulan İsrail devletinden olan beklentilerini şöyle dile getirecekti;

“Yeni doğan İsrail devleti ile siyasî münasebetler açılmıştır. Bu devletin Yakın Doğu’da bir barış ve istikrar unsuru olacağını ümit ediyoruz”(25).

Ancak daha sonraki gelişmeler Cumhurbaşkanı İnönü’nün beklentilerini haklı çıkarmayacaktı. Türkiye’nin İsrail’i tanıması, daha önce Hatay Sancağı olayında olduğu gibi, yalnızca Suriye’nin “mağdur” edildiği gerekçesine dayandırılarak, Arap Ortadoğu’sunda eleştirilmekle kalmayacak, bu tanıma belki de, Türk-Arap ilişkilerinin son beş yüz yıllık döneminde bir dönüm noktası olacak, iki dünya arasındaki gelişme sürecine büyük bir engel oluşturacaktı. Zira bu tanıma, Türkiye’nin Orta doğuda ve İslâm dünyasındaki oynayabileceği önderlik rolüne ve güvenilirliğine indirilmiş en ağır darbe olacaktı. Bu tanımayı, daha sonraki yıllarda Arap dünyası liderliğine oynayanlar, başta Mısır lideri Albay Cemal Abdül Nâsır olmak üzere, Türkiye’ye karşı bir koz olarak kullanacaklar ve bu gelişme, iki taraf arasında güvensizlik unsurunun en büyük nedeni olacaktı. Bu tanıma ile Türkiye, siyasal anlamda hızla bölgeden uzaklaşmış ve daha sonra gösterilen bütün çabalara karşın, bu olayın izleri hiçbir zaman silinememiş, ikili ilişkilerde istenilen gelişme sağlanamamıştır.

C- Demokrat Parti Döneminde Türkiye-Ortadoğu İlişkileri (1950-1960)

Yukarıdaki gelişmelerden de anlaşılacağı gibi, otuz yıllık dönem içinde Türkiye ile Ortadoğu bölgesi arasında sınırlı bir ilişki söz konusu olmuş, hatta bu ilişkiler, Sadabad Paktı dışında, Musul ve Hatay Sancağı gibi gelişmelerden de anlaşılacağı gibi, beklenen düzeyde olumlu bir seyir izlememiştir. Demokrat Partinin işbaşına gelmesinden sonra da Türkiye’nin kendi isteğiyle bölge ile ilgilendiğini söylemek oldukça zordur. Türkiye bu bölge ile Amerika ve İngiltere’nin adeta zorlaması sonucunda ilgilenmeye başlamıştır. Bu gelişmelere kısaca bakmakta yarar vardır.

1)Demokrat Parti’nin Ortadoğu’ya Bakışı

Demokrat Parti’nin 14 Mayıs 1950 tarihinde genel seçimlerden büyük bir zaferle çıkmasına kadar devam etmiştir. Demokrat Parti iktidara geldikten sonra, Başbakan olarak ilk hükümet programında Adnan Menderes de, Ortadoğu konusuna önemli bir yer vermemekle eleştirilmiş, özellikle İslâm birliği yandaşı olduğu anlaşılan Antalya milletvekili Burhanettin Onat, Menderes’i bu noktada sert biçimde eleştirmiştir. 28 Mayıs 1950 tarihinde yapılan ilk grup toplantısında, hükümet programının görüşülmesi sırasında söz alan Onat, Türkiye’nin sürekli olarak Batı yandaşı politikalar izlemesini eleştirerek şunları söylemiştir:

” Bugünkü vaziyetimiz şudur; 18 milyonluk bir kitle, bütün nüfusiyle ve coğrafî vaziyetiyle bütün mukadderatımızı garplılara bağlamış ve “Ne verseler ana şâkir, ne kılsalar ana şart” denilebilecek şekilde, para verirlerse, bize yardım ederlerse kalkınacağız, yardım etmezlerse boynumuzu büküp kendi mukadderatımızı kendimiz tayin etmek durumuna düşmüşüz arkadaşlar. . .

Bizim talihimiz, bizi bekleyen akibet bu değildir arkadaşlar. Garba bakacak olursak, orada Avrupa Birlikleri, Dünya Birlikleri kurulmaya çalışıldığını görürüz. Bütün bunlardan maksat bolşevizm denilen , komonizm(komünizm) denen beladan dünyanın şimdiye kadar masun kalan kısmı(nı) bundan uzaklaştırmaktır… “(26) diyerek, Türkiye’nin de Ortadoğu’da, Avrupa’da bezeri olan birliklere benzer birlikler kurulmasını savunarak sözlerine şöyle devam etmiştir:

“Bir de Şark’a bakıyoruz, en yakınımızda bir Arap âlemi görüyoruz. Bir Arap âlemi ki, zekidir, asildir, neciptir, çöldeki eşkiyası bile âlicenaptır. Fakat nedense bunların ittihat etmek hususunda, anlaşma hususunda derin bir zaafı vardır. Bütün Arap tarihi birbirlerini çekememenin, birbirlerini boğazlamanın hikâyeleri ile doludur. . . “(27).

Burhanettin Onat, Arapların bu zaafı nedeniyle, İsrail’e karşı bile bir birlik kurmaktan aciz kaldıklarını belirttikten sonra, sözlerini şöyle sürdürmüştür:

Yine o Arap âlemine bakıyorsunuz, ellerini, kollarını Türkiye’ye açmışlardır. Mısır’da, orta tabakadan esrarkeş kahvelerine kadar, asılmış Türk bayraklarını görüyorsunuz. Mustafa Kemal’in resimlerini görüyorsunuz. Altında, “El vatan-ül İslâm” yazıyor. Bingazi’nin bir hükümet reisi bizde valilik yapmış bir arkadaşımızdır. Trablusgarp’ta Türkiye’ye İltihak Cemiyeti diye bir cemiyet teşekkül etmiştir ve kabul edersiniz bunları biz kurmadık arkadaşlar…

Daha şarka geçebiliriz. Bir İran Hükümeti vardır. Genç Şehin Şahının idaresi altında teâliye, yükselmeye, yenileşmeye çalışırken bizi örnek tutuyor. Oradan geçen bir Türk seyyahın motosikletinin üstündeki ipek bayrağı, mukaddes bir emaneti öper gibi, sarılıp öpüyorlar, gözlerine, yüzlerine sürüyorlar. Onlar henüz Türkiye’nin motosiklet yapmadığına, atom bombasına mâlik olmadığına inanmıyorlar. Bugün Hindistan kendi kurtuluşunda bizi örnek tutuyor. Biz öyle avantajlara sahip bulunuyoruz ki, diğer başka devletler milyarlarla altın sarf etseler bu avantajların yüzde birini elde edemezler.

Şimdi bunlardan istifade ederek, geniş bir Şark ittihadının başına geçip, hiç şüphesiz yine garp demokrasileriyle beraber dünyayı tehdit eden büyük tehlikeye karşı omuz omuza, el ele aynı kuvvet ve aynı söze sahip olarak gitmek varken, böyle bir coğrafî vaziyet üzerinde yalnız 18 milyona dayanan bir rolle, onlara muhtaç bir kitle olarak kalmağa gönlüm razı olmuyor. Onun için sayın Adnan Menderes’in Şark komşularımızla daha yakın ve sıkı münasebet tesisi hususundaki ifadelerini biraz muğlak ve biraz gayri kâfi buluyorum. Aradaki gümrükler kalkmalıdır, ordular bir elden ve bir sisteme tâbi olarak idare edilmelidir. Ve nihayet müşterek bir Şark Parlamentosu toplanarak, harici siyaset bir elden idare edilmelidir”.

Bu konuşma üzerine oturumu yöneten başkan Abidin Potuoğlu, Onat’ın sözlerini keserek, “Bu bizim anayasamıza aykırıdır. Lütfen sadede geliniz. . . ” diyerek, Onat’ı uyarmıştır. Israrla sözlerine devam eden Onat ise;

“Anlatamadım. Nasıl bir Garp Birliği teşekkül etmişse ben, buna benzer bir şekilde bir de Şark Birliği teşekkül etsin istiyorum. Niçin anayasamıza muhalif olsun? Bu gün Garp Birliği’ne girmek için can atıyoruz da, Şark Birliği kurmak niçin anayasamıza muhalif olsun? Bu yapılmadığı takdirde, tarihe karşı olan borcumuzu ve vazifemizi yapmamış olacağız. Bunu yapmadığımız takdirde, tarih bizi affetmeyecektir. . . “(28)

Bu eleştirilere rağmen Başbakan Menderes, 29 Mayısta T.B.M.M.’ne sunduğu   Hükümet programında;

“Orta Şark memleketlerinin, bin netice dünyanın emniyeti bakımından da büyük bir ehemmiyet arz etmektedir” (29) cümlesi dışında, bir tek cümle dahi etmemiştir.

Burhanettin Onat’ın “İslâm Birliği” önerisi D. P.  Grup toplantısında ciddiye alınarak incelenmiş değildir. Ancak bu sözler, tarihsel gelişmelerin ışığında değerlendirildiği ve Demokrat Parti ve sonraki hükümetlerin dış politikalarda yaptıkları yanlışlıklarla  karşılaştırıldığı zaman, daha büyük bir anlam kazanmaktadır.

Oysa İkinci Dünya Savaşı’ndan itibaren Başbakan Şükrü Saraçoğlu’nun deyimiyle;

“Türkiye Cumhuriyeti daha ilk tehlike dakikalarından itibaren sözünü, silahını ve kalbini demokrat milletlerin yanına koy(muş) ve bugüne kadar meclis olarak ve hükümet olarak aldığı kararlarla aynı istikamette yol al(mıştı)”(30). Bu yolda da 1950 yılına kadar, Türkiye-Ortadoğu ilişkileri açısından olumlu anlamda bir değişme olmamıştır.

2) Amerika ile İngiltere’nin Ortadoğu’da Bir Savunma Sistemi Kurma Çabaları ve

Türkiye’ye Verilmek istenen Görev

Gerçekten de Türkiye, Batılı kurumlara katılmak konusunda, yukarıda da belirtildiği gibi, gereğinden fazla aceleci davranmıştır. Sovyet Rusya’nın 1945 yılında verdiği nota sonrasında ise, Türkiye’nin en büyük isteği, Kuzey Atlantik Anlaşma Teşkilatı(NATO)’na katılarak, herhangi bir Sovyet saldırısı karşısında savunmasını güvence altına alabilmekti. Bu amaçla NATO kurulduktan hemen sonra, Cumhuriyet Halk Partisi döneminde Türkiye’nin Washington Büyükelçisi Feridun Cemal Erkin, ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı George McGhee’ye Türkiye’nin üye yapılması için bir başvuruda bulunmuş, ancak bu başvurudan olumlu bir sonuç alınamamıştı(31). Dışişleri Bakanı Necmeddin Sadak da, 1949 Şubatında yaptığı açıklamada;

“Eğer Türkiye NATO’ya üye yapılamaz ise, hiç değilse Türkiye, Yunanistan, Fransa, İngiltere, İtalya’nın yer alacağı bir Akdeniz güvenlik sistemi içinde yer almasından yana olduğunu…” belirtmişti(32).

Böyle bir paktın kurulması Batılı devletler açısından da önem taşımakla birlikte, Akdeniz ile ilgili başka devletlerin de bu teşkilata katılmaları sağlanmadıkça, paktın gerekli işlevi yerine getireceği kuşkuları olduğu anlaşılmaktadır. Kurulacak paktın öncelikle Batılı devletlerin çıkarlarını gözetmesi ile bu düşünce uygulamaya konulabilirdi.

“Ancak, böyle bir paktın Batı’nın Ortadoğu’daki çıkarlarına hizmet edebilmesi için, Arap devletlerini de içine alması gerekliydi ki, bu sıralarda Arap devletlerinin böyle bir pakta girmeleri olanaklı görülmüyordu“(33) .

Gözden uzak tutulmaması gereken başka bir nokta ise, Ortadoğu’nun batılı devletler açısından önemi idi. Bölgenin doğal kaynakları ve stratejik konumunu bilen Sovyet Rusya’nın bölge üzerinde egemenlik kurma çabasında olduğu açıkça anlaşılmaktaydı. Zira Sovyet Rusya’nın, soğuk savaş yıllarının daha başından itibaren, Sovyet ideolojisini Ortadoğu’da yaymak, bu bölgenin ekonomik ve siyasal bakımdan kendi denetimi altına almak niyetinde olduğu anlaşılınca, ABD Başkanı Henry Truman tarafından 12 Mart 1947’de, kendi anılacak olan Truman Doktrini’ni Senato ve Temsilciler Meclisi’nin ortak toplantısında açıklarken, sözü Ortadoğu’ya getirerek:

“Sepete konmuş elmalardan yalnız bir teki çürüdüğünde diğerlerini nasıl etkilerse, Yunanistan’ın kaybedilmesi, İran’ı ve tüm doğuyu etkileyebilir. Anadolu ve Mısır kanalıyla enfeksiyonu Afrika’ya iletirken, İtalya ve Fransa kanalıyla Avrupa’ya da yayabilir. Sovyetler Birliği tarihin en büyük kumarlarından birini, çok küçük bir riskle oynuyor. . . Bu oyunu bozacak güç bizde, yalnızca bizde var. Durum aynen böyle ve İngilizlerin doğu Akdeniz’den çekilmesi, bölgeyi hevesli ve amansız bir düşmana peşkeş çekmek(tir). . . “(34) diyerek, bölgeyi bekleyen tehlikeye işaret etmişti.

Benzeri kaygılar İngiltere Dışişleri Bakanlığı yetkililerinden Michael Wright’ın , 14 Kasım 1949 tarihinde George McGhee ile Washington’da yaptığı görüşmede de vurguladığı gibi İngiltere,

“Ortadoğu’yu Batı ile Sovyetler Birliği arasındaki genel mücadelenin kilit noktası gibi görüyor(du). . . Ortadoğu’da komünizme doğru bir kayma olursa, bu Afrika’ya da ilerleyebilir. Asya’daki İngiliz çıkarlarına da büyük zarar verebilirdi. Ayrıca, Ortadoğu’nun komünistlere kaybedilmesi, İngiltere’nin kendi kendini toparlama çabalarına sekte vuracak, ekonomiyi petrolden ve pamuktan yoksun bırakacaktı“(35).

Amerika Birleşik Devletleri için, bu bölgede Türkiye’nin özel bir önemi vardı. Bu yüzdendir ki, ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı George McGhee ile Türk Dışişleri Bakanı Necmeddin Sadak arasında 2 Aralıkta parafe edilen bir anlaşmaya göre;

“Türkiye’nin herhangi bir saldırı ile karşılaşması durumunda, ABD’nin otomatik olarak yardım etmesi, Türkiye’nin de, ABD’nin Doğu Akdeniz ve Ortadoğu’daki menfaatleri tehlikeye düştüğü zaman, bu devlete yardımda bulunması…” üzerinde anlaşmaya varılmıştı(36).

Demokrat Parti iktidarının daha ilk aylarından itibaren patlak veren Kore Savaşı, hükümet çevrelerine göre, NATO’ya giriş için, büyük bir fırsat yaratmıştı. Başbakan Adnan Menderes’in deyimiyle bu savaş,

“Ortak güvenlik ruhunu yürütmek ve itibarımızı yükseltmek bakımından, bizim hesabımıza yaman bir fırsattı. . NATO’ya kabul edilmemize köprü olabilir(di…)“(37)

Bu amaçla Türkiye, T.B.M.M.’nden karar bile çıkarmadan bir yandan savaşa katılırken, öte yandan da 3 Ağustos 1950 tarihinde yeniden NATO’ya üyelik başvurusunda bulunmuştur. Ancak bu başvuruya olumlu yanıt verilmemiş ancak başvurunun ;

“Türkiye’nin güvenliği için ileri sürülen tekliflerin incelendiği sürece, red kararının resmen ilan edilmeyeceği… “ bildirilmişti (38)

Umut kırıcı bu gelişmeye karşın Türkiye, girişimlerini sürdürmüştür. NATO üyelerinin önemli bir bölümü, Türkiye’nin bu pakta üye olması durumunda kendilerine yapılan yardımın azalacağı gerekçesiyle, üyeliğine karşı çıktıkları, bir bölümünün de Türkiye’nin coğrafî ve tarihî konumu itibariyle NATO içinde yer alamayacağı görüşünde olduklarından, muhalefet ettikleri anlaşılmaktadır. Dışişleri eski Bakanlarından Dr. Tevfik Rüştü Aras’a göre ise;

“Avrupa devletleri kendilerini askeri sahada yeteri kadar güçlü görmedikleri için…” Türkiye’nin bu pakta girmelerine karşı tavır almışlardı(39). ABD’li General Omar Bradley ise, “A. B. D. ‘nin 1950’lerde Askeri Politikası” başlıklı makalesinde;

“Türkiye’yi ; İran, Irak, Afganistan, Burma, Siyam, Hindi Çini ve Kore gibi ülkeler ile aynı kategoride göstererek, bu ülkelerde “bölgesel savaşların” çıkma olasılığının daha fazla olduğunu söylüyor. . . ” ve ABD’nin, savunması açısından bu “tehlikeli bölgenin” dışında kalması gerektiğini ileri sürüyordu(40).

İngiltere de,  General Bradley’in görüşlerine daha yatkın görünmekte idi. İngiltere’ye göre de, Ortadoğu’nun güvenliğinin sağlanması için, NATO dışında ayrı bir sistem oluşturulmalıydı. Bütün bu yaklaşımların bir sonucu olarak Ortadoğu’nun güvenliğini sağlamak için önce İngiltere Dışişleri Bakanı Morisson, 1951 yılında Türkiye’ye bir mektup göndererek, Türkiye’nin NATO’ya alınması konusunda İngiltere’nin de yardımcı olacağını ancak, buna karşılık olarak Türkiye’nin de, “Birleşik Amerika, İngiltere ve Fransa arasında Ortadoğu’nun savunmasını sağlamak üzere başka bir savunma sisteminin kurulmasına” katılmasını teklif ediyordu”(41)

Bu konuda ABD, İngiltere ve Fransa’nın acele etmelerinin en önemli nedeni ise, giderek artan Sovyet tehdidinden kaynaklanıyordu. Zira Ortadoğu bölgesi Sovyet Rusya’nın denetimine girerse, ABD ve Batılı devletlerin sanayiinin adeta “kanı” olarak nitelendirilebilecek olan petrolün, bu devletlere güvenli bir biçimde akışı durabilirdi. Bu yüzdendir ki, daha 1947 yılında ABD dış politikasını yönlendirenler ile ABD kuvvet komutanlarının yaptıkları bir toplantıda;

“Ortadoğu’da barışın korunmasının ABD’nin güvenliği için hayatî önem taşıdığı sonucuna varılmıştı. Bu bölgenin savunulması için ABD’nin “tüm siyasal, ekonomik hatta gerekirse askerî gücünün kullanılması…” temel bir politika olarak benimsenmişti(42).

Başta ABD olmak üzere, üç büyük Batılı devletin Ortadoğu bölgesi ile ilgilenmelerinin en önemli nedeninin petrol olduğu biliniyordu. Yine bu ülkeler tarafından bilinen önemli bir gerçek de, Ortadoğu ülkelerinin, dünyadaki en büyük petrol rezervlerine sahip oldukları idi. Gerçekten de 1945 yıllarından itibaren yapılan araştırmalara göre;

“1944 yılında Ortadoğu 15 milyar varil ile dünya petrol rezervlerinin %30’una sahipken, bu bölgenin rezervleri 1952’de 51 milyar varile 1953’te 61 milyar varile ve 1954’te de 79 milyar varile yükselecekti. 1959 yılının sonunda ise, Ortadoğu’nun rezervleri 181 milyar varil ile dünya rezervleri içinde %63’e yakın bir paya sahip olacaktı“(43).

Başka bir deyişle, o yıllardan itibaren yapılan tahminler, bölgenin ABD ve Batı açısından ne denli önemli olduğunu ortaya koymuştu. 1952 yılına gelindiği zaman ABD’nin dünya petrol tüketimi içindeki payı %69 ile en üst sırada bulunmaktaydı(44).  Batı Avrupa tüketimi içinde Ortadoğu’dan yapılan ithalat ise, Süveyş Bunalımı öncesinde %63′ ulaşmıştı. ABD Başkanı Truman’ın 1950 yılında belirttiği gibi, “özgür dünyanın Ortadoğu’ya gereksinmesi daha çok olacaktı. . . “(45).

Kısacası, ABD ve öteki batılı ülkeler açısından, Ortadoğu coğrafyasının ideolojik bir çatışma alanı olmasındaki en önemli etken, bu ülkelerin sanayilerine can veren “petrol” idi. İşte bu nedenledir ki, ne şekilde olursa olsun, neye mal olursa olsun, Ortadoğu ABD ve Batının denetimi altında kalmalıydı. Bu politika anlayışının bir sonucu olarak, Ortadoğu için çeşitli çözüm yolları geliştirilmeye çalışılmıştır. Bölge önce, Marshall Yardım Plânı içine alınmış, arkasından da Truman Doktrini gereğince bölge ülkelerine ekonomik yardım ve askeri güvenceler verilmeye başlanmıştır. Soğuk savaş dönemi ABD stratejistlerinden George Kennan’ın ortaya attığı “Containtment(=Komünizme Set Çekme)” kuramı, Dwight Eisehover’ in ABD Başkanı olmasından sonra daha da ileri götürülerek “Rolling Back Communism (= Komünizmin Geri İtilmesi)” şekline dönüştürülecekti (46). Başka bir deyişle, Truman döneminde Sovyet Rusya ve ona bağlı ülkelerin belli bir sınırın ötesine geçmelerinin engellenmesi, ya da yeşil kuşak ile kuşatılması gündemde iken, Eisenhower döneminde bunun daha da ilerisine gidilerek, bu ülkelerin bulundukları sınırların daha gerisine itilmesi gündeme getirilmişti. Bu amacın gerçekleştirilmesinde, batılı demokratik değerleri benimsemiş ve bu bölgeyi yaklaşık dört yüz yıl yönetmiş olan, ayrıca dinî, tarihî, kültürel ve hatta etnik bakımdan bölge ile belli ölçülerde bütünlük gösteren Türkiye’den, önemli bir rol beklendiği anlaşılmaktadır.

Ancak Türkiye’nin en acil ve en büyük beklentisi NATO üyeliği olduğu için, bu noktadan ödün vermeyeceği anlaşılmakta idi. Türkiye’nin bu konudaki ısrarı 1951 yılında Ortadoğu Komutanlığı konusu gündeme gelince de devam etmiştir. Zira bu yılın temmuzunda Morisson’un da mektubunda dile getirdiği savunma teşkilatı, Orta Doğu Komutanlığı (MEC= Middle East Command), konusundaki öneriler Türkiye’yi tatmin etmemiş, Başbakan Adnan Menderes, NATO ile bu komutanlığın birbirinden ayrı tutulması noktasında ısrar etmiştir. Menderes, 27 Kasım 1951 tarihinde Canadian Assosiation of Broadcastters Muhabiri Lavrence Henderson’a ile yaptığı görüşmede, Sovyet Rusya’nın, Türkiye için hâlâ ciddi bir tehdit olduğunu vurguladıktan sonra, “Ortadoğu’daki memleketlerin de istemedikleri halde komünist emperyalizmin kurbanı olabileceklerine “ işaret etmiş ve Türkiye’nin NATO’ya katılmasının

zorunlu olduğunu belirttikten sonra şunları söylemiştir:

“Türkiye Orta-Şark’ın emniyetini takviye edecek bir durumda olduğu gibi, Orta-Şark da kuvvetli olduğu takdirde Türkiye’nin emniyetini takviye edecektir. Bunun içindir ki, Türkiye, bir Orta-Şark Komutanlığı ‘nın tesisi ile doğrudan doğruya ilgilenmektedir. Lâkin Türkiye’nin, Atlantik Paktı’na alınması ve Orta-Şark Komutanlığı’na iştirakini aynı mesele olarak mütalâa etmekten kaçınmalıyız. Bu iki mesele arasında herhangi bir irtibat veya münasebet kurulmamalıdır.

Birleşik Amerika, İngiltere ve Fransa ile birlikte bir Orta-Şark Komutanlığı tesisine çalışmaktayız. Bu sahada daha yapılacak çok iş vardır. Ben neticeden ümitliyim. . . Doğmak üzere olan Orta-Şark Komutanlığı’nı doğmuş bulunan Atlantik Paktı ile karıştırmamak lâzımdır. Orta-Şark Komutanlığı’nın kurulması bakımından Türkiye, Birleşik Amerika, İngiltere ve Fransa arasında Şimal Atlantik Paktı (NATO) teşkilatındaki mevkiileri bakımından hiçbir fark olmamalıdır. Yani bir Orta-Şark Komutanlığı’nın kurulması ve Türkiye’nin Şimal Atlantik Paktı Teşkilâtı dahilindeki mevkiini almalıdır“(47).

Bu konuşmadan da anlaşılacağı gibi Türkiye, Orta-Doğu Komutanlığı’na karşı bir tavır almamış, güvenliğinin yalnızca bu teşkilât ile sağlanamayacağını, mutlaka NATO’ya üye olması gerektiğinde ısrar etmiş ve bir yıl geçmeden de bu amacına ulaşmıştır.

Türkiye’nin NATO’ya üyeliği konusu, Sovyet Rusya ve yandaşları tarafından da heyecan ve kaygı ile izlenmiştir. Bu kaygıların dile getirilmesinde bazen Rusya açıklamaların dozunu fazla kaçırmış olmalıdır ki,  basında bu işin “Üçüncü Dünya Savaşı’na” bile neden olabileceği yolunda abartılı haberler ve yazılar çıkmıştır(48). Aslında Türkiye ve Yunanistan’ın NATO üyeliği ile Akdeniz ve Ortadoğu bölgesinin savunulmasına ve güvenliğinin sağlanmasına büyük katkıda bulunacaktı. Kanımızca bu katkı ve beklenti, her iki ülkenin de NATO’ya girişini kolaylaştırmıştır. Zira ABD Hava Kuvvetleri’nin bu iki devletin NATO’ya üye olmasından en büyük beklentilerinin de bu doğrultuda olduğu anlaşılmaktadır(49).

1 Mart 1952 tarihinde NATO Karargahına törenle Türk bayrağının çekilmesi ve yaklaşık bir yıl sonra da Dwight Eisenhower’in Başkanlık görevini resmen devralmasından sonra, Ortadoğu Komutanlığı kurulması konusu yeniden gündeme getirilmiştir. Yeni ABD Dışişleri Bakanı John Foster Dulles’in 1953 ilkbaharında çıktığı Ortadoğu ve Güney Asya gezisinin ardından, bu bölgede kurulacak teşkilatın; ABD, Türkiye, İngiltere, Fransa, Avusturya, Yeni Zelanda ve Güney Afrika’yı da içine alması ve bu teşkilatın adının da “Orta Doğu Savunma Teşkilâtı (MEDO= Middle East Defence Organization)” olması üzerinde uzlaşmaya varılmıştır(50).

Ortadoğu Komutanlığı konusunda Türkiye ve Mısır’ın büyük bir önemi vardı. Türkiye’nin önemi; Batı değerlerini önemli ölçüde benimsemesi ve bölgeyi yüzyıllarca yönetmesinin yanı sıra; bölgenin siyasî, ekonomik ve askeri bakımdan bölgenin en güçlü ülkesi olmasından ileri geliyordu. Mısır ise, Arap devletleri içinde en güçlü devlet olmanın verdiği avantajı kullanmak ve Arap milliyetçiliği sayesinde, bu önderliği Türkiye’ye kaptırmak niyetinde değildi. Mısır, İttihat ve Terakki döneminden itibaren giderek gerginleşen Türk-Arap anlaşmazlığının yarattığı koşulların yanı sıra, Birinci Dünya Savaşı sırasında yaşanan Türk-Arap anlaşmazlığından, iki büyük savaş sırasında Türkiye’nin bölgede yarattığı boşluktan ve İngiliz-Fransız emperyalizminin Arap halkları üzerinde yıllarca uyguladığı baskı, aşağılama ve sömürü politikalarından yaralanmak istiyordu. Bu nedenledir ki, Ortadoğu’daki gerçek rekabet, Batılı devletler ile Sovyet Rusya’dan çok, Türkiye ile Mısır arasında yaşanacaktı. Bu rekabette Türkiye, ABD ve öteki Batılı ülkelerden yardım ve destek aldığından, Mısır da bunların karşıtı olan Sovyet Rusya’ya yönelecek ve bu devletten yardım alacaktı.

Mısır’ın Sovyet Rusya’dan aldığı destekle İngilizlere karşı daha sert bir politika izlemeye başlamış, kendisine Orta Doğu Savunma Teşkilatı içinde yer alması yolunda yapılan öneriyi kabul etmek bir yana, 1936 tarihli Mısır-İngiliz Antlaşmasını da feshettiğini açıklamıştır(51).

Bu gelişme iki devlet arasındaki gerginliğin kısa sürede tırmanmasına neden olmuş, 25 Ocak 1952 tarihinde İsmailiye’de iki taraf arasında tanklar ve ağır silahlarla yapılan altı saatlik çatışma sonucunda, 50 Mısırlı ölmüş, 130’u da ağır yaralanmıştır(52).  Gelişmeler sonrasında Kahire’de sıkıyönetim ilan edilmiş, 20. 000 kişinin katıldığı İngiltere aleyhindeki gösterilerde, İngilizlere ait binalar tahrip edilerek, ateşe verilmiştir(53). Mısır, İngiltere ile ilişkilerini kesmiş, Mısır’ı destekleyen Sovyet Rusya da, Türkiye, ABD, İngiltere ve Fransa’ya birer nota vererek, “Ortadoğu Komutanlığı’nın tecavüzî mahiyette olduğunu” bir defa daha vurgulamıştır (54). Bu savaş Mısır’ın kurulması plânlanan ortak savunma birliği içinde yer almayacağının belki de en son işareti olmuştur. Başka bir deyişle;

“Mısır’a rağmen kurulacak bir Komutanlık, Batılı devletlerin çıkarlarını korumak için meydana getirdikleri bir kuruluş olmaktan öteye gedemeyecekti. İşte bu temel nedenledir ki, Orta Doğu Komutanlığı projesinin gerçekleşmesi mümkün olmadı”(55).

Mısır’ın böyle bir ittifakta yer almayacağı kesinlik kazandıktan sonra, ABD yandaşları  bölgedeki başka Arap devletlerini kazanmanın yollarını aramaya başlamışlardır. Bu arayışın doğrultusunda 2 Mayıs 1953 tarihinde Bağdat’ta yapılan bir törenle Irak Krallığı tahtına II.  Faysal, aynı gün Amman’da yapılan bir başka törenle de Ürdün krallığı tahtına Hüseyin oturmuşlardır(56). Bu gelişme ABD ve yandaşları açısından rahatlatıcı bir durum olsa da, Türkiye’nin Ortadoğu’daki önemini azaltmamıştır.  ABD Dışişleri Bakanı J. Foster Dulles, Başbakan Adnan Menderes ile 26 Mayıs 1953 tarihinde Ankara’da yaptığı bir görüşme sonrasında gazetecilere yaptığı açıklamada;

“Türkiye’yi en ziyade itimat edilir müttefikimiz olarak telâkki ediyoruz“(57) diyerek bu öneme dikkat çekmek istemiştir.

Bütün bu gelişmelerden çıkan sonuç; ABD ve İngiltere’nin, Ortadoğu’daki çıkarlarını  Sovyet Rusya karşısında koruyabilmek, ekonomik ve siyasal varlıklarını sürdürebilmek için, kendi hesaplarına Türkiye’ye liderlik görevini vermek istediklerini açıkça ortaya koymaktadır.

3) Türk-Mısır İlişkileri ve Elçilik Olayı

Mısır’daki durum, tam tersine olarak, olumsuzluğunu korumakta idi. 23 Temmuz 1952 tarihinde Kral Faruk’u askeri bir darbe ile deviren milliyetçi subaylar, Mısır tahtına önce Prens Ahmed’i çıkarmışlarsa da, kısa bir süre sonra 8 Eylülde, General Necip başkanlığında askeri bir yönetim kurulmuş, yaklaşık bir yıl sonra 18 Haziran 1953 tarihinde,  Cumhuriyet ilan edilerek, Cumhurbaşkanlığı ve Başbakanlığı General Necip, Başbakan Yardımcılığı görevini de Albay Cemal Abdül Nâsır üstlenmişti(58). Sovyet Rusya’dan destek aldığı bilinen bu askeri darbe sonrasında Mısır yöneticileri, gerek Türkiye ve gerekse Türkiye’nin işbirliği içinde olduğu ABD ve öteki Batılı devletlerle olumlu bir ilişki içine girmemişler, daha sonraki gelişmeler içinde giderek Sovyet Rusya çizgisinde yol almışlardır. Bu durum, Ortadoğu’da büyük beklentiler içinde olan Batılı devletleri endişelendirmiştir. Örneğin; ABD Başkanı Eisenhower, 5 Kasım 1953 tarihinde yaptığı açıklamada, adeta Sovyet Rusya’ya meydan okuyarak;

“Topyekûn bir seferberliğe icbar edildiği takdirde Amerika, Sovyet Rusya’nın askeri sahadaki her türlü meydan okuyuşlarına cevap verecek durumdadır” diyerek, “Rus siyaseti, her tarafta hürriyetin imhasıdır” şeklinde konuşmuştur(59).

Mısır’da kurulan askeri yönetim, yine kendileri gibi darbe ile 29 Kasım 1951 tarihinde iş başına gelen Suriye’deki hükümetle işbirliğine gitmiştir. Bu işbirliği sonrasında, yıllardır Hatay Sancağı konusundaki Suriye iddiaları yüzünden gergin olan ilişkiler yeniden tırmanışa geçmiştir. Bu konuda Suriye’nin izlediği politikalara, Antakya’da yaptığı bir konuşmada cevap veren Cumhurbaşkanı Celâl Bayar, “Hatay’ın asırlardan beri Türkiye’nin kalbi olduğunu” belirterek, bu devletin Hatay Sancağını, harita üzerinde bile olsa, kendi sınırları içinde göstermesini eleştirmiştir(60). Gerçekten de Hatay Sancağı’nın Türkiye’ye katılması sonrasında başlayan bu tartışmalar, ikili ilişkilerin olumsuz bir şekilde devam etmesinde önemli bir engel oluşturmuştur. Oysa Osmanlı topraklarının bir parçası olan bu sancak, Suriye’den koparılmış bir parça olmayıp, Fransız manda yönetiminden başarılı bir diplomatik girişimle, Osmanlı Devleti’nin doğal mirasçısı olan Türkiye Cumhuriyeti’ne katılmıştı. Ancak bu tarihsel gelişmeyi bir türlü içine sindiremeyen Suriye, uzun yıllar bu konuyu gündemde tutmakta yarar görecekti.

Türkiye ile Suriye arasındaki olumsuz ilişkiler, Türkiye-Mısır ilişkilerini de etkilemiştir. Mısır’da iş başına gelen darbeci yönetimin, kesinlikle Türkiye ve yandaşlarıyla işbirliğine gitmeyeceği bilinmesine karşın, Türkiye’nin ısrarla Mısır’a karşı ılımlı bir tutum izlediği anlaşılmaktadır. Buna karşın Mısır yönetiminde herhangi bir olumlu davranış görülmemiştir. Tam tersine olarak, Türkiye’ye karşı takınılan sert tavırlar, Kahire Büyükelçisi Hulûsi Fuat Tuğay’ın eşine basında yapılan saldırılarla giderek artmıştır ki, ikili ilişkilerde büyük diplomatik huzursuzluğa yol açan bu olay, tarihimizde “Elçilik Olayı” diye adlandırılmıştır.

Elçilik Olayı, Kahire’de yapılan büyük bir mitingde konuşan Mısır Propaganda Bakanı Salâh Salim’in;

Yabancı bir devletin yardımıyla ihtilâl hükümetine karşı cephe kuranların eylemlerine dair önemli bir belge ele geçirildiği. . . “ bu belgede;” yabancı bir devletin Mısır’daki rejim muhaliflerine yardımda bulunmayı kabul ettiği ve bu devletin Kahire’deki başka bir sefaret aracılığıyla komplocularla temas sağladığı”( 61) yolundaki iddiaları ile başlayacaktı. Bu iddiada adı geçen devletin “İngiltere”, elçiliğin de “Türkiye Büyükelçiliği” olduğu yolunda yorumlar yapılmaya başlanmıştı. 24 Eylül 1953 tarihli El Tahrir Dergisi’nde yayınlanan uzun bir makalede ise, “esrarengiz diplomatın Mısır’ı Orta Doğu Savunma Paktı’na katılmaya teşvik eden kişi olduğu “ savunularak, isim vermeden, bu kişinin Türk elçisi H. Fuat Tuğay olduğu ima edilmekte idi(62).

Bu durumun giderek daha olumsuz bir hale geleceğini düşünen Dışişleri Bakanı Prof. Dr. Fuad Köprülü’nün, “Kahire elçisinin Londra’ya atanarak” sorunun büyümemesi yolundaki önerisi de hükümet tarafından yerine getirilmemişti(63). Mısır yönetiminin, 9 Kasım 1953 tarihinde kabul ettiği “Müsadere Kanunu” ile devrik Kral Faruk ve hanedan üyelerinin bütün mal varlıklarına el konması gündeme gelince, hanedan soyundan gelen bayan Tuğay’ın mallarını yöneten büro da basılarak, bina mühürlenmiştir. Ardından da Nâsır’a yakınlığı ile bilinen Hasaneyn Haeykel’in Ahbar El Yovm Gazetesi’nde “Bu Sefir Gitmelidir!” başlıklı makalesi yayınlanmıştır. Yazar makalesinde; Türk Büyükelçisinin Mısır’ın içişlerine karıştığını ileri sürerek, “Türk Büyükelçiliğinin, Mısır hükümetine karşı bir takım toplantıların yuvası haline geldiğini. . “ (64) iddia ediyordu.

Bu gelişmelerle ilgili olarak elçi Tuğay’ın, görüşme yapmak için, Mısır Dışişleri Bakanı Mahmud Fevzi’den randevu aldığı gün, Mısır basınında eşi Bayan Tuğay ile ilgili olarak çıkan haberler bardağı taşıran son damla olacaktı. Bu haberde verilen bir fotoğrafta devrik Kral Faruk’un yanı sıra;

“Kralın dalkavuğu Kerim Tabet ve Madam Suarez adlı kralın gözdelerinden biri de yer almış, ancak Suarez’in adı yerine Madam Tuğay yazılmıştı” . Ayrıca bu haber “Mısır’ı yöneten Üç Külah” başlığıyla verilmişti. Bu gazeteyi Mısır Dışişleri Bakanına götüren Fuat Tuğay, “eşi hakkında çıkan  haberleri “alçakça bulduğunu!” ifade etmişti(65). 2 Ocak 1954 tarihinde Kahire Operası’nda yaşanan gelişme ise, bu olayın boyutlarını daha vahim bir duruma getirecekti. Opera binasında, yabancı diplomatlarla Nâsır’ın ayaküstü yaptığı sohbet sırasında, sıra Büyükelçi Tugay’a gelince, Tuğay’ın;  parmağını Cemal Abdül Nâsır’a doğru uzatarak; “Basındaki saldırılarınızla, bir centilmen gibi hareket etmediniz!” şeklinde cevap verince, “Nâsır arkasını dönerek hızla uzaklaşmış ve o gece Devrim Konseyi”ni toplamış, ertesi gün de Mısır Dışişleri Bakanlığı Müsteşarlığı’ndan, Türk Büyükelçiliğine aşağıdaki nota gönderilmişti;

“Mısır Dışişleri Bakanlığı, Türkiye Büyükelçiliğine saygılarını sunar ve Mısır hükümetinin Ekselans Hulûsi Fuat Tuğay’ı, Türkiye’nin Mısır’daki Büyükelçisi olarak tanımamaya ve kendisini 24 saat zarfında Mısır topraklarını terke davet etmeye karar verdiğini bildirmekten şeref duyar“(66).

Bu notanın ardından, 4 Ocak 1954 tarihinde Ankara’dan gelen yıldırım bir telgrafta, Tuğay’ın “Türk hükümetinin müşkül duruma düşmesine fırsat verdiği” belirtilerek, derhal Ankara’ya dönmesi istenmiş, bu gelişmeden üç gün sonra da, elçi “persona non grate(istenmeyen adam)” ilan edilmeye gerek bile duyulmadan, bütün diplomatik kuralları hiçe sayan Mısır yönetimi tarafından sınır dışı edilmişti(67). Daha da ötesi, 7 Ocak 1954 tarihli Mısırın ünlü gazetelerinden El Cumhuriye’de çıkan bir baş yazıda Türkiye;

Emperyalistleri destekleyen ve Mısır’ı bir bloka bağlamaya çalışan , İsrail ile diplomatik ve ticarî ilişki kuran politika”(68) izlemekle suçlanıyordu. Bütün bunlar yetmezmiş gibi, Başbakan yardımcısı Nâsır’ın da, bir hastane açılışında;

Türkler buraya kardeşiz diye gelmişler, köle diye yaşatmışlar. . . Türkler Mısır’a medeniyet diye bir şey getirmediler. Türklerde medeniyet diye bir şey yoktur. . . “(69) gibi sözler kullandığı yolunda basınında çıkan haberler tepkilere neden olmuştu.

Bütün bu gerginlik sonrasında Türkiye, Mısır’dan “tarziye vermesini” istemişse de, daha sonra bu olay Türkiye tarafından fazla büyütülmek istenmediği için, “iki hükümet olaya kapanmış gözüyle bakmak konusunda mutabık kalmışlardır” (70). Bu gelişmede, Türk Ataşesi aracılığıyla, Devrim Konseyi’nin, Büyükelçinin sınır dışı edilmesi hareketinin Türkiye’ye karşı bir hareket olmadığı, sırf elçinin şahsının hedef tutulduğu yolundaki açıklamaları etkili olmuştur. Türkiye, hâlâ Mısır yöneticileri ile işbirliği etmekten umutlu olduğu için, bu defa da Kahire’ye, seçkin bir diplomat olan Rıfkı Rüştü Zorlu (Fuad Köprülü’den sonraki Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu’nun ağabeyi)’yu göndermiştir(71). Bu atama, Mısır ile işbirliğine gidilmesi yolunda Türkiye’nin bütün umutlarının sona ermediğini göstermekte idi.

4) Bağdat Paktı’nın Kuruluşu ve Ortadoğu Savunması İçindeki Yeri

Türkiye’de 1954 genel seçimleri öncesinde sönmeyen bu umutların, ABD’de de devam ettiği, Cumhurbaşkanı Celâl Bayar’ın bu ülkeye 17 Ocak 1954 tarihinde başlayan  ve elli gün süren uzun gezisi sırasında da ortaya çıkacaktı. Başkan Eisenhower ile başta Ortadoğu’nun güvenliği olmak üzere bir çok konuyu görüşen Bayar’ın gezisine, ABD basın ve yayın kuruluşları büyük ilgi göstermişlerdir. Gezi sırasında, 14. 000 sinemada Türkiye ile ilgili filmler gösterilmiş, radyo ve televizyonlar geziye geniş yer vermişlerdir(72). New York Times’in, Bayar ile Eisenhower arasında Ortadoğu’nun savunması, yani bir taraftan Irak, İran ve Pakistan ile ortak savunma anlaşması yapılması öte yandan da Arap-İsrail sorununun çözülmesi konularının ele alınacağı, yolundaki haberleri(73),  gezi hakkında önemli ipuçları vermekte idi. Chicago Daily News ise, Türk silahlı kuvvetlerinden övgüyle söz ettikten sonra, ABD’nin, Türkiye’den beklentileri hakkında şunları yazmıştı;

“Amerika’nın siyaseti, büyük ölçüde Reisicumhur Celâl Bayar’ın memleketine dayanmaktadır . Zira Türkiye, komünist tecavüzüne karşı Orta Doğu’daki kalenin temel direğidir“(74).

Bayar’ın yaptığı bu uzun gezi sırasında en öncelikli sırayı Ortadoğu savunması ve Arap -İsrail konularının aldığı bir gerçektir. Zira bu gezinin hemen ardından Bağdat Paktı’nın kurulması gündeme gelecekti. Aslında bu konudaki ilk gelişmeler daha 1952 yılında başlamış, daha önce de değinildiği gibi, olumlu sonuç alınamamıştı. Hatta 1952 yılında ABD adına Pakistan ile ilişkileri yürütmekle görevli olan George McGhee ile Pakistan Dışişleri Bakanı Zafirullah Han arasında bir uzlaşma sağlanmıştı. Çünkü Zafirullah Han, bu bölgede bir “İslâm Birliği(Bloku)” kurulmasından yana olmasına karşın, McGhee ve Türk Dışişleri Bakanı Fuad Köprülü, bu düşünceye sıcak bakmıyorlardı. Zira Köprülü’ye göre; “siyasal işbirliği için Pan-İslâm sağlam bir temel olamazdı”(75). Bununla birlikte her üç yetkili de bölgenin savunulması için bir an önce işbirliği edilmesi konusunda uzlaşmaya varmışlardır. Bunun bir sonucu olarak da, daha önce 2 Nisan 1952 tarihinde Karaçi’de imzalanan işbirliği anlaşması bu yoldaki paktın ilk harcı sayılmıştır.

Demokrat Parti’nin 2 Mayıs 1954 tarihinde yapılan genel seçimlerden büyük bir zaferle çıkmasından sonra, yeniden hükümeti kurmakla görevlendirilen Başbakan Menderes, hükümet programında Ortadoğu konusuna özel bir yer ayırmamış, yalnızca “Pakistan ile bir dostluk anlaşması yapıldığını” söylemekle yetinmiştir(76). Menderes, yeni hükümeti kurduktan hemen sonra, 30 Mayısta ABD’ne  hareket etmiştir(77). Menderes’in ABD gezisinde yine Ortadoğu konusunun ele alındığı anlaşılmaktadır. Menderes’in gezi dönüşü Yunanistan’ın başkenti Atina’ya da uğradığı ve burada, Yunan Kralı, Yugoslav Devlet Başkanı Joseph Tito ile yapılan görüşmelerde, Ankara Paktı’nın bir ittifaka dönüştürülmesi yolunda uzlaşmaya varıldığı yolunda basında haberler çıkmıştır(78). Menderes’in, ABD gezisi sonrasında Ankara’ya döndükten sonra, Ankara’ya gelen Pakistan Başbakanı Muhammed Ali Han ile yapılan görüşmelerin ardından 11 Haziran 1954 tarihinde Türk-Pakistan Dostluk Antlaşması imzalanmıştır(79). Böylelikle ABD ve Batı dünyasının gerçekleştirmeyi hayal ettiği iki önemli noktada olumlu gelişmeler sağlanmıştır. Ancak bu gelişmeler, ABD ile Sovyet Rusya arasındaki rekabeti de giderek hızlandırmıştır. Aynı günlerde, 7 Ekim 1954’te Ankara’yı ziyaret eden NATO Başkomutan Yardımcısı Mareşal Montgomery de yaptığı bir basın açıklamasında, Rusya’nın ani bir saldırısı karşısında, gerekirse, “Atom silahlarını kullanabileceklerini” belirterek, karşı tarafın da bu silahları kullanabileceğine inandığını ifade etmiştir(80).

Türkiye’nin önderliğinde Ortadoğu’da kurulmaya çalışılan savunma paktının giderek genişletilmesi konusunda muhalefet de iktidara destek vermiş, C. H. P. den Prof. Dr. Nihat Erim, Ulus Gazetesi’nin yerine yayına başlayan Halkçı’daki “Orta Doğu’da Değerli Bir Unsur: İsrail Devleti” başlıklı makalesinde;

“Arap devletlerinin, Türkiye’den, Arap Birliği’nin bir üyesiymiş gibi hareket etmesini beklemelerinin yanlış olduğunu “savunarak, “İsrail Devleti’nin ilerde bölgede barış için yararlı olabileceğini. . . “(81) iddia etmekte idi.

Oysa Nâsır’a göre;

“İsrail Devleti , Arap dünyasının bağrına saplanmış bir hançerdi”(82). Başka bir deyişle, iktidarı ile muhalefeti ile İsrail’i destekleyen bir Türkiye’ye karşılık, aynı devleti en büyük tehlike olarak sayan bir Arap dünyası vardı ve gerçek sorun da bu algılama farklılığından ileri gelmekte idi.

Mısır’daki darbeler zinciri, Başbakan Yardımcısı Nâsır’ın bu defa da, General Necip’i 14 Kasım 1954 tarihinde devirerek, Başbakanlık koltuğuna oturmasıyla devam etmiştir. Nâsır bu görevi aldıktan sonra yaptığı ilk açıklamasında; Türkiye ile Mısır arasındaki ilişkilerin gerginleşmesinden “emperyalist güçleri” sorumlu tuttuğunu belirterek(83), mevcut gerginliği azaltmaya çalışmışsa da, bu konuda olumlu bir gelişme sağlanamayacaktı.

Bağdat Paktının kuruluşu öncesinde geniş bir Ortadoğu gezisine çıkarak, son bir defa daha Arap devletlerini kurulması planlanan savunma işbirliğine kazanmaya çalışan Başbakan Menderes, 14 Ocak 1955 tarihinde Şam’a giderek Başbakan Faris el Khoury ile görüşmelerde bulunmuş, ardından da Lübnan’ın başkenti Beyrut’a geçmiştir(84). Başbakan Menderes, Şam ve Beyrut’ta halkın aleyhte gösterileriyle karşılanmıştır(85). Menderes’in Mısır’ın başkenti Kahire’yi de ziyaret edeceği yolunda basında haberler çıkmış, bu yolda Mısır hükümetine yapılan başvuru, “Mısır kamuoyunun henüz hazır olmadığı” gerekçesiyle, Nâsır tarafından geri çevrilmiştir(86). Başbakan Menderes’in ziyaretinin Kahire tarafından kabul edilmemesi, hükümette büyük bir kızgınlık yaratacak, daha sonraki yıllarda bu kızgınlığı Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu D. P. Grup toplantısında ;

“Tito’ya giden, Moskova’ya giden, Hindistan ve Tokyo’lara kadar giden (Nâsır). . . Burnunun ucundaki Ankara’ya gelmeyi kabul etmedi. . . ! “(87) diyerek dile getirecekti.

Başbakan Menderes’in Ortadoğu gezisi beklenen olumlu sonucu vermemiş, ne Suriye ne de Mısır’da bu konuda bir gelişme sağlanamadığı gibi, iki devlet tarafından “iktisadî ve siyasî boykot uygulanmakla tehdit edilen Lübnan da, bu savunma işbirliğine girmeye yanaşmamıştır(88). Daha da ötesi, 6 Suriye savaş uçağının, 26 Martta Türk hava sahasını ihlâl etmesi, Türkiye-Suriye arasındaki gerginliği tırmandırmıştır(89). Ürdün ise, bu savunma işbirliğine daha sıcak bakmakla birlikte, Mısır ve Suriye’den çekindiği için, üye olmaya cesaret edememiştir. Zira Kahire Radyosu 25 Ocaktaki bir yayınında;

“İsrail dostu Türkiye ile imzalanacak bir ittifakın, Arap dünyasına ihanet olacağını” açıklamıştı(90). Son olarak 30 Ocakta Kahire Konferansı’nda, Mısır, Suudi Arabistan ve Suriye bu pakta katılmayı son defa reddetmişlerdi(91).

Bu arada Türkiye ile Irak arasında 24 Şubat 1955’te imzalanan işbirliği antlaşmasıyla, Bağdat Paktı’nın kurulması konusunda ikinci bir adım daha atılmıştır(92). Bu paktın kurulmasını en çok isteyen devletlerden İngiltere 4 Nisanda, Pakistan 23 Eylülde ve 3 Kasımda da İran’ın katılmasıyla Bağdat Paktı kurulacaktı(93). Bağdat Paktı’nın kuruluşunda temel alınan Türk -Irak anlaşmasına göre; üye devletlerin savunma ve güvenlik konularında işbirliği yapmaları, birbirlerinin içişlerine karışmamaları, anlaşmanın Arap Birliği devletlerine ve bölge ile ilgili olan öteki devletlere açık olduğu ve beş yıl süre ile geçerli olacağı gibi koşullara yer verilmişti(94).

Bu anlaşmada Arap Birliği devletleri ile kastedilen; Mısır, Suriye, Lübnan, Ürdün, Suudi Arabistan gibi devletlerdi. Bölge ile ilgili devletlerle kastedilen ise, kuşkusuz ABD ve İngiltere idi. Ancak bu pakta, Irak dışında, hiçbir Arap ülkesinin katılmaması, daha kuruluşundan itibaren büyük bir “zaaf” olmuştur. Başka bir deyişle;

“Bağdat Paktı, gerçekleştirmek istediği gayeye oranla, çok zayıf temeller üzerine oturtulmuş garip bir bina oluyordu“(95). Ortadoğu’da iki kutuplu savunma anlaşmaları ve siyasî birleşmelere yol açacak olan Bağdat Paktı;

“Arap dünyasını birleştirmek bir yana, her iki blokun dışında kalan Ürdün ve Lübnan göz önüne alındığında, bölge üç parçaya ayrılmış oluyordu”(96). Bu bölünmede en az ABD ve İngiltere kadar payı olan Sovyet Rusya’nın lideri Nikita Kruşçev’e göre ise, Bağdat Paktı ile “Türk- Sovyet ilişkilerine gölge düşmüştü!”( 97).

Ortadoğu’da meydana gelen bu gelişmeleri kaygı ile izleyen ve “Colombo Güçleri” diye adlandırılan; Birmanya, Hindistan, Seylan, Endonezya ve Pakistan’ın girişimleriyle, 18-24 Nisan 1955 tarihleri arasında, Asya ve Afrika ülkelerinin sorunlarını görüşmek üzere, Bandung Konferansı diye bilinen konferans toplanmıştır(98).  Konferansa son anda, ABD ve İngiltere’nin isteği üzerine katılan Başbakan Yardımcısı ve Devlet Bakanı Fatin Rüştü Zorlu,

“tarafsızlık siyasetinin iyi niyetli, fakat yanlış bir yol olduğunu” açıklamaya çalışarak, “komünizm tehlikesine” dikkati çekmiştir. Türkiye, Irak ve Pakistan önderliğinde bir blok oluşturulmaya çalışılmışsa da, buna katılım olmamıştır. Zorlu’nun bu konferansta, Batılı ülkelerin sözcülüğünü yapması, öteki üyeler arasında tepkiyle karşılanmıştır(99). Zorlu’nun görüşlerine karşı çıkan Hindistan Başbakanı Nehru ise;

“yeni bağımsızlığına kavuşan Asya ve Afrikalı ülkelerin tarafsızlık politikası izlemelerinin en akıllıca bir yol olacağını savunmuş”, konferans, tam tersi görüşleri savunan Nehru ile Zorlu arasında adeta bir “düelloya” dönüşmüştür(100).

Bandung Konferansı’nda Zorlu kimseye sözünü dinletemediği gibi, konferansa katılan ülkeler arasında da ;

“Türkiye’ye Amerikan uydusu damgasını vurmalarına neden olmuş, daha da ötesi Nehru ve Nâsır gibi dünya siyasetinde parlamaya başlayan yıldızlar , Zorlu ile özel görüşme yapmayı bile kabul etmemişlerdir“(101).

Başka bir deyişle Bandung Konferansı’nda da,Türkiye’nin “kraldan fazla kralcı bir tutum izlemesi yüzünden“, beklenen gelişme sağlanamamış, Millî Mücadele ile bütün sömürgeler örnek olan Atatürk Türkiye’sinin, emperyalist devletlerin saflarında yer alması, bağımsızlığını yeni kazanan ve önemli bir bölümü Müslüman olan bu ülkelerde tam bir hayal kırıklığı yaratmıştır. Bu durum da o yıllarda ve daha sonraki yıllarda, bu devletlerin Türkiye’ye karşı güvensizlik duymalarında önemli rol oynamış, Türkiye’nin Ortadoğu’da oynayabileceği rolün hiç de liderlik konumunda olamayacağı şeklinde değerlendirilmiştir. .

Demokrat Parti açısından 1955 yılı oldukça sorunlarla dolu bir yıl olması bakımından ayrı bir öneme sahiptir.  Zira bu yıl içinde, basına ispat hakkı nedeniyle, parti içinde oluşan güçlü bir muhalefet grubu ortaya çıkmış, kendi hükümetlerinin iç ve dış politikalarını eleştirmeye başlamıştı. Daha sonra bu grup 1955 yılı sonuna doğru partiden ayrılarak, Hürriyet Partisi adı ile yeni bir parti kurmuştur. Yine bu yıl içinde, Kıbrıs Sorunu giderek hükümetin gündeminde önemli bir sorun olarak yer almış, bu gelişmelerin ardından İstanbul ve İzmir’de büyük tepkilere yol açan 6-7 Eylül Olayları patlak vermiş, ayrıca gün geçtikçe artan ekonomik sorunların çözümünde hükümet yeterince başarılı olamamıştı(102). Bu olumsuz gelişmelerin yol açtığı sorunların, D. P. Grubu’nda 1955 Kasımında yarattığı büyük fırtına sonrasında, Menderes dışındaki kabine üyelerinin tamamı tek tek istifa etmek zorunda kalmışlardı. Ancak istifa etmeyen Başbakan A. Menderes yeniden kabineyi kurmuştur. Başbakan Menderes, 14 Aralık 1955 tarihinde T.B.M.M.’ne sunduğu yeni hükümetin programında, “Bağdat Paktı’nın geliştirilmesine çalışılacağı ve Arap câmiası içindeki rolümüzün daima daha kuvvetli bir şekilde devamına ihtimam etmekteyiz“(103) demekle yetinmişti.

Bütün bu olumsuzlukların devam ettiği günlerde Ortadoğu’daki devletlerin Bağdat Paktı’na katılmalarını sağlamak için gösterilen çabalara ara verilmemiş, Cumhurbaşkanı Celâl Bayar, 2-8 Kasım 1955 tarihleri arasında, Ürdün’ü bu pakta üye olmaya ikna etmek amacıyla bu ülkeye resmi bir ziyaret yapmıştır(104). Bayar, bu gezi dönüşünde 9 Kasımda, Adana’da yaptığı konuşmada, Bağdat Paktı ile Ortadoğu’yu “aşılması mümkün olmayan bir kale haline getirmek” gereğinden söz ederek, Bu Paktta bir gün Amerika’yı da görmek imkânı elde edeceklerini ” umduklarını belirtmiştir(105). Gerçekten de ABD, bir süre sonra Bağdat Paktı’nın Askeri Konseyi’ne üye olacak ancak, Paktın bütününe üye olmaktan kaçınacaktı.

Başbakan Adnan Menderes ise, Paktın Askeri Konseyi’nin toplantısına katılmak üzere, dört günlük bir resmi ziyaret için, 20-24 Aralık  1955 tarihinde Bağdat’a gitmiştir(106). Bu görüşmelerde, Süveyş’teki gelişmeler yüzünden Ortadoğu’daki durumu giderek zayıflayan İngiltere’nin konumu üzerinde durulmuştur. Zira Kuzey Afrika’da da gelişmeler Batılı devletler açısından hiç de iç açıcı değildi. Sudan’da, İngiltere yanlısı Umma Partisi’nin seçimleri kazanması beklenirken, Mısır yanlısı partilerin seçimlerde çoğunluk sağlaması sonrasında bu devletin Mısır ile birleşmesi gündeme gelmişken, İsmail El Azeri’nin kurduğu hükümetin de 1 Ocak 1956 tarihinde, Cumhuriyet ilan etmesi, Mısır’da da hoşnutsuzlukla karşılanacaktı(107).

Oysa Mısır lideri Nâsır ve yandaşlarına göre;

“Afrika halkları, kıtanın kuzey doğu bekçisi ve Afrika’nın dış dünya ile arasındaki halka olan kendilerini örnek almaya devam edeceklerdi”(108). İşte bu nedenledir ki; Sudan’da alınan sonuç Ortadoğu’nun tek önderi olmayı plânlayan Nâsır’ı mutlu etmeyecekti. Bütün bunlara karşın, kim ne derse desin, Sudan’daki bu değişim ile batılıların Afrika’daki bir “kalesi” daha düşmüş oluyordu. Aslında bu durum, Türkiye’nin Ortadoğu’daki öneminin giderek artmasında etkili olmuştur. Ancak D. P. yönetiminin bu durumdan yeterince yararlanabildiğini söylemek oldukça zordur.

Ortadoğu’daki vahim gelişmeleri kaygı ile izleyen İngiltere’nin başına, 1955 yılından itibaren bir de NATO’nun iki üyesini karşı karşıya getiren Kıbrıs sorunu çıkmıştır. Türkiye dolayısıyla Bağdat Paktı’nı da etkileyen bu olay nedeniyle, İngiltere Dışişleri Bakanı Selwyn Lloyd 12 Mart 1956 tarihinde Ankara’yı resmen ziyaret etmiştir(109). Bu gezide her ne kadar Kıbrıs konusunun ele alındığı belirtilmişse de, İngiltere’nin Ortadoğu’da zayıflayan durumu ve Bağdat Paktı’na giderek artan bağımlılığının da, ele alınmadığı söylenemez. Zira bu gelişmeler sonrasında bu paktın bir başka önemli üyesi olan Pakistan Cumhurbaşkanı İskender Mirza Han da Ankara’ya gelmiş ve T.B.M.M.’nde yaptığı konuşmada; iki ülke arasındaki dostluktan söz ederek, “Atatürk’ün kendilerinin de kahramanı olduğunu” söylemiştir(110).  Bu ziyaretin yapıldığı günlerde, 24 Temmuzda yine pakt üyelerinden Afganistan’a giden Başbakan Menderes, burada bölge ve pakt ile ilgili sorunlarda görüş alışverişinde bulunmuş, gezi dönüşünde Pakistan ve İran’ı da ziyaret eden Menderes, bu ülkelerde de aynı konularda fikir alışverişinde bulunmuştur(111).

5) Bağdat Paktı ve Süveyş Bunalımı

Ortadoğu için, 1956 yazı oldukça sıcak geçmeye başlamıştır. Zira Mısır lideri Nâsır, ABD’nin Aswan Barajı yapımı için daha önce söz verdiği krediyi vermekten vazgeçtiğini açıklaması üzerine, 26 Temmuzda “Süveyş Kanalı’nı millîleştirdiği” açıklamış, bu durum Londra tarafından protesto edilmişti. Sovyet Rusya’dan aldığı desteğin Nâsır’ın bu girişiminde etkili olduğu anlaşılmakta idi(112). Nasır’ın bu kararı, İngiltere ve Fransa’da soğuk duş etkisi yaratacaktı. Zira Süveyş Kanalı’nın elden çıkması ile;

“Batı Avrupa’nın petrol yolu artık Nâsır’ın denetimi altına girmiş ve özellikle İngiltere ve Fransa için çok kârlı olan Kanal, Şirketi elden gitmişti“(113). Batılı devletler açısından, Süveyş Kanalı’nın Nâsır’ın eline geçmesi ile boğazlarının Nâsır’ın elleri arasına girmesi arasında çok fazla fark olmadığı anlaşılır bir durumdu. İşte bu olayın yaşandığı günlerde Afganistan’da olan Menderes’in, gezi dönüşünde Ankara’ya bile uğramadan, alelacele Pakistan ve Irak’ı ziyaret etmesi, gelişmenin önemini açıkça ortaya koymaktadır.

Süveyş Kanalı’nın millileştirilmesine karşı çıkan ABD, İngiltere ve Fransa temsilcileri 16-23 Ağustos 1956 tarihinde 22 devletin katılımıyla bir konferans düzenleyerek, sorunun çözümü konusunda görüşmelerde bulundular. Sorunun en önemli tarafı olan Nâsır’ın katılmadığı ve Birinci Londra Konferansı olarak adlandırılan bu konferansta Türkiye, ABD Dışişleri Bakanı J. Foster Dulles’in, “Kanalın tarafsız ve uluslar arası bir duruma getirilmesini “ öngören tezini desteklemiştir. Ancak Türkiye, Pakistan ve Habeşistan’ın bu plânın, “Mısır’ın egemenlik haklarına kat’iyen bir halel getirmemesini” öneren tezleri çoğunlukla kabul edildikten sonra, “Beş Devlet (Türkiye-ABD-Irak-Habeşistan-Pakistan)Plânı “ diye anılmaya başlayan bu plân, Mısır tarafından reddedilecekti(114). Nâsır’ın kabul etmediği bu çözümü İngiltere ve Fransa da benimsemeyince, Birinci Londra Konferansı’nda Süveyş bunalımına çözüm bulunamayacaktı.

19-21 Eylül tarihleri arasında toplanan İkinci Londra Konferansı’nda ise, yine bir çözüm yolu bulunamayınca, ABD’nin kuvvet kullanılmasına karşı çıkmasına rağmen, önce İsrail, daha sonra da İngiltere ve Fransa Mısır’a saldırmakta gecikmediler(115).

Süveyş Kanalı’nın millileştirilmesine kayıtsız kalmayacağını açıklayan İngiltere ve Fransa’dan yardım sözü alan bölgenin yeni devleti İsrail, 29 Ekimde Sina’yı, bundan iki gün sonra da Fransızlar, Mısır Hava Alanını bombalamaya başladılar. Ayrıca 5 Kasımda İngiliz-Fransız ortak birlikleri Port Said Limanı’na asker çıkardılar(116). Kıbrıs’taki İngiliz üslerinden  kalkan uçakların bombaladığı olayların ilk gününde çok sayıda Mısırlı yaşamını yitirdi ve bir Mısır gemisi de batırıldığı için kanal geçişe kapatıldı. Bu arada Nâsır daha da ileri giderek, İngiliz-Fransız petrol tesislerine el koydu ve “Ya öleceğiz yada şerefli bir hayata kavuşacağız!” (117) şeklinde bir açıklamada bulundu.

Bu gelişmelerden rahatsızlık duyduğu bilinen Türkiye’ye, Cumhuriyet Bayramı’nın 33. Yıldönümü nedeniyle Sovyet Rusya Devlet Başkanı Mareşal Voroşilof ,Cumhurbaşkanı Bayar’a; Başbakan Mareşal Bulganin, Menderes’e gönderdikleri kutlama mesajlarında, iki ülke arasında iyi ilişkiler kurulması yolundaki dileklerini yeniden belirttiler(118). Bu siyasî mesaj, Sovyet lideri Joseph Stalin’in ölümünün ardından gelen ve bir hayli soğumuş olan Türk-Sovyet ilişkilerini yeniden Atatürk-Lenin dönemine yükseltmenin özlemini taşımakta idi. Ancak bu mesaj, Türkiye tarafında beklenen ilgiyi görmeyecekti.

Süveyş olayları üzerine, İngiltere dışındaki Bağdat Paktı üyeleri Tahran’da bir araya gelerek, bölgenin sorunlarını ele aldılar. İngiltere’nin Pakt üyeliğinden çıkarılmasının önerildiği bu toplantıda, Menderes’in bir görüş bildirmemekle beraber, İngiltere’nin üyelikten çıkarılmasına da karşı tavır aldığı anlaşılmaktadır. Bununla birlikte üyelerden Pakistan Başbakanı Suhravardi’nin yanı sıra, Irak ve İran’ın girişimiyle, konferansın 8 Kasımda bir bildiri yayınlayarak, İngiltere’nin kınanması ve yabancı güçlerin Mısır topraklarından çıkarılması kabul edilmiştir(119). Bu arada 6 Kasımda İngiltere Süveyş’te ateşkes ilan ettiğini açıklamıştır.

Yoğun bir diplomasi trafiğinin yaşandığı bu günlerde, 6 Kasımda İngiltere ateşkes ilan etti. Olayların gelişmesinden rahatsızlık duyan ve Mısır’a büyük destek veren Sovyet Rusya Devlet Başkanı Kruşçev ise, İngiltere ve Fransa’yı “saldırganlıklarına son vermedikleri takdirde, Londra ve Paris’e saldıracakları” tehdidinde bulunurken; Başbakan Bulganin de “Üçüncü Dünya Savaşı”ndan söz etmeye başlamıştı(120). Daha önce de Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde 78.’nci vetosunu kullanarak, Mısır’ı destekleyen Sovyet Rusya’nın (121) , bu denli ileri gidebilmesi pek mümkün görünmüyordu. Çünkü ABD de yaptığı açıklamada, Sovyet Rusya’nın “bölgeye müdahale etmesinin mümkün olamayacağını” belirtmekle yetinmiş ve bu olayın büyütülmemesinden yana olduğunu ortaya koymuştu. Öte yandan aynı günlerde Rusya da Macaristan’ı işgal etmekle meşguldü(122).

Bu toplantının ardından Menderes, 6 Kasımda Tahran’ı, 17 Kasımda da Bağdat’ı yeniden ziyaret ederek, Süveyş bunalımına İngiltere ve Fransa’yı tatmin edecek bir çözüm şekli bulunması için, temaslarda bulundu(123). 17 Kasımda Tayland’ın başkenti Bangkok’ta yapılan Parlamenterler arası kongrede de Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu, adeta bir yıl önce Bandung Konferansı’nda yaptığı yanlışı düzeltmek, hiç değilse Mısır halkının gönlünü almak istercesine, yaptığı konuşmada;

“Türkiye’nin, Mısır halkına tarihsel, mânevi ve dinî bağlarla bağlı olduğunu ve Türkiye için müttefiklerinin Mısır’a saldırmalarının üzücü olduğunu… “ söylemek durumunda kalacaktı(124).

Türk Dışişleri Bakanı Zorlu’nun bu tavrı, 18-20 Kasım 1956 tarihleri arasında; Irak, İran ve Pakistan ve Türkiye Başbakanlarının katılımı ile Bağdat’ta yaptıkları toplantıda da (124) Menderes tarafından sürdürülmeye çalışılacaktı. Çünkü daha önceki toplantıda Türkiye, Bağdat Paktı’nın öteki üyelerinden daha isteksiz ve batı yanlısı tavrı ile yalnız başına kalmıştı.

Türkiye bu konudaki kararlılığını, birkaç gün sonra daha da ileri götürerek, 26 Kasım 1956 tarihinde İsrail’in Başkenti Tel Aviv’de bulunan Büyükelçisi Şevkatî İstinyeli’ni geri çekerek sürdürecek ve İsrail ile olan ilişkilerini maslahatgüzar düzeyine indirecekti(125). Ancak bu gelişme bile Türkiye’nin Arap dünyasındaki imajını değiştirmek için yeterli olamayacaktı.

Ortadoğu’da durumun giderek içinden çıkılmaz bir durum alması, D. P. Grubu’nda da geniş tartışmalara neden olmuştur. Gelişmeler hakkında parti grubuna bilgi veren Menderes, 27 Aralık 1956 tarihli grup toplantısında, bölgenin önemi üzerinde ayrıntılı bir şekilde durduktan sonra, “Orta Şark’ın düşmesi demek, Akdeniz’den Japonya’ya kadar, Garp devletleri için, Rusya’nın karşısında dikilmekte olan kuvvetlerin kaybedilmesi demektir” (126) şeklinde konuşarak, bunun göze alınamayacağını ifade etmiştir. Aynı toplantıda İşletmeler Bakanı ve Dışişleri Bakan Vekili Samet Ağaoğlu da, Sinan Tekelioğlu’nun Ortadoğu’daki gelişmeler konusundaki bir sorusu üzerine yaptığı konuşmada;

“Suriye’nin Sovyet üssü haline gelmesinden ciddi şekilde endişe duyduklarını” belirtmiş ve “Bizi Sovyetler tarafından çevrilmek ve tahrip edilmek tehlikesiyle karşı karşıya bırakan bu inkişaf üzerinde bilhassa müttefikimiz Birleşik Amerika ile sıkı temas halinde bulunmaktayız” diyerek;

“Suriye’nin bugünkü durumu, Orta Şark’ta bir huzursuzluk unsurudur. Bu durumdan bizim gibi endişe duyan devletlerden birinin de Lübnan olduğu tabiidir” şeklinde bir açıklamada bulunmuştur(127).

Ağaoğlu konuşmasında, ABD’nin;

“Sovyet Rusya’nın Yakın Şark’ta bir silahlı ihtilafa karışması karşısında, seyirci kalamayacağını, en sarih şekilde açıkladığını. . .” vurgulayarak, “İngiltere’nin Bağdat paktı içindeki yerini tarsin etmeyi ve diğer taraftan Amerika’nın bu pakta, bir an evvel iltihakını sağlamayı zaruri gördüklerini. . . “ belirtmiştir(128).

Aynı grup toplantısında söz alan Sinan Tekelioğlu da, Yugoslavya’nın Kanal bölgesine 700 kişilik bir motorize birlik gönderdiğini, Mısır’ın ise, Suriye’ye 130 tayyare ve 140 milyon liralık savaş malzemesi gönderdiği yolunda basında haberler çıktığını, ayrıca Suriye sınırının da bizden kaçan Ermenilerle dolu olduğunu, Suriye’nin bunları “mükemmel silahlarla donatarak, bize saldırtabileceğini” ileri sürmüştür(129).

Grup toplantısında konuşan Cevat Ülkü de, Irak’ın “sağa, sola yalpaladığından” yakınmış ve “Başbakan gidip ikna etmeseydi, Irak Bağdat Paktı’ndan ayrılacaktı” şeklinde bir yorumda bulunmuştur. Ayrıca Ülkü konuşmasında Irak ve İran ‘ın askeri bakımdan yeterince güçlü olmadıklarını savunarak, Pakistan’ın da Türkiye’ye yardım etmesinin çok zor olduğunu, bu nedenle, “İngiltere ve Amerikasız Doğu Paktı(Bağdat Paktı)’nın Türkiye’nin sırtında bir yük olduğunu” ileri sürmüştür(130). Grupta söz alan Başbakan Adnan Menderes ise;

“Suriye’nin, Rusların eline düşmesiyle memleketin, coğrafî ve maddî bakımdan bir muhasara haline düşmekte olduğunu” kabul etmekle beraber, bu devlete Rusların 130-250 arasında tayyare gönderdiği yolundaki haberlerin, Suriye tarafından propaganda amaçlı olarak uydurulduğunu iddia etmiştir(131).

Başbakan Menderes konuşmasında, Ortadoğu’nun, Batılı devletlerle, Rusya arasındaki mücadele sırasında ikiye bölüneceğini;

“Rusların Orta Şark Bölgesi’ni parça parça çökertmelerle, tamamıyla eline geçirmek için kesif bir mücadele içinde bulunduğunu. . . , Orta Şark’ın Rusya cephesi için ne kadar faydalı ve diğer taraf için zararlı ve tehlikeli olduğunu ve bozguncu ve irtica hareketlerinin Orta Şark’ta tekasüf edeceğini bildiklerini. . . “ savunarak, sürekli olarak ABD ve İngiltere ile bilgi alışverişinde bulunduklarını söylemiştir(132).

Menderes konuşmasında, “Suriye’de, Türkiye’ye düşman bir hükümet olduğunu” kabul etmekle beraber, “Suriye milletinin, Arap milletinin millet olarak, Türkiye’ye düşman olmadığını”, bu görüşün “yalnız Suriye için değil, bütün Arap memleketleri ve İslâm memleketleri için kat’i bir kanaat halinde içinde muhkem olduğunu” ifade etmiş, aynı şekilde Mısır hükümetinin gösterdiği “husumeti, Mısır milletine mal etmeye de imkân olmadığını “ dile getirmiştir(133).

Başbakan Menderes, İsrail ile Türkiye ilişkileri hakkında bilgi verirken de, İsrail’den elçinin geri çekildiğini belirterek;

“Arapların, Komünizmden korkmadıklarını, zira Komünizm gelir, gider, fakat İsrail tehlikesi daha büyüktür. . . Diyorlar ki,  komünizm seldir, gelir ıztırap çekeriz, amma bir gün gider. Amma İsrail geldiği zaman gitmez, gitmeyecektir, fütûhat ile geliyor, coğrafyayı değiştirecektir. . . tarihi değiştirecektir. . . . “diye düşündüklerini anlatmıştır(134).

Menderes, komünistlerin şimdi de Lübnan’ı çökertmek istediklerini iddia ederek, Bağdat Paktı’ndan aslında İsrail’in de memnun olması gerektiğini, bu paktın yeterince geliştirilememesinde İngiltere ve Fransa’nın yanlış hareket etmelerinin etkili olduğunu açıkladıktan sonra; sözü yeniden İsrail’e getirmiş ve gerekirse, bu devlet ile “ilişkilerini kesebileceklerini, bu kararı hiç kimseye danışmadan aldıklarını”,ayrıca “30-40 milyonluk bir Arap alemi ile husumetin böyle daima devam edemeyeceğini”, Suriye ile de ilişkilerin kesilmesi için ciddi sebepler olması gerektiğini, İsrail ile ticarî ilişkilerin Türkiye açısından hiçbir önemi olmadığını savunmuştur(135).

Gerçekten de bu yıllarda “Pan-Arabizm, Pan-Afrikanizm ve Pan-İslâmizm”peşinde koşan ve bütün bunları kullanarak yalnızca Arap dünyasının değil, aynı zamanda Ortadoğu’nun ve Afrika halklarının da liderliğine soyunan Cemal Abdül Nâsır bu amaçlarına bir büyük devletin yardımı olmaksızın ulaşamayacağını bildiği için, Sovyet Rusya’nın yanında yer almış ve sosyalizm uygulamak adına, bu devletten yardım isteğinde bulunmuştur. Gerçekten de Sovyet lideri Nikita Kruşçev de anılarında, açıkça Nâsır’ı desteklediklerini belirterek;

“Kendilerine (Nâsır’a), tüfekten topa kadar her türlü silah sağladık, fakat hatırladığıma göre hiç uçak vermedik. Buna karşılık tank ve deniz teçhizatı sağladık. Nâsır özellikle torpidobotlara ihtiyacı olduğunu söyledi. Mısır’a ticarî esaslar üzerinden, fakat çok düşük fiyatlarla silah verdiğimizi sanıyorum”( 136) bu yardımı itiraf etmektedir. Sovyet lideri anılarında bu bilgilere ek olarak; “Mısır’ın, İngiltere, Fransa ve ABD’ye karşı desteklendiğini hatta bu devletlere baskı yapıldığını” kabul etmektedir.

Kısaca söylemek gerekirse, D. P.  Grup toplantısında konuşulanlar artık, daha önce izlenen ve kayıtsız şartsız İngiltere ile Fransa merkezli politikalarda değişiklik olmaya başladığının yanlış olduğunun ilk işaretleri sayılabilir. Zira bu iki devletin politikaları ile Türkiye’nin Ortadoğu’nun liderliğine oynaması bir yana, bu bölgedeki ülkelerle olağan ilişkilerin dahi normal bir şekilde sürdürülemeyeceği anlaşılmaya başlanmıştı.

6) Eisenhower Doktrini: Ortadoğu Savunmasında Yeni Bir Yaklaşım

Bu gelişme Süveyş bunalımı sonrasında sağlanmıştır. Ancak Süveyş bunalımı Türkiye’nin, Arap Ortadoğusu ile ilişkilerini olumsuz yönde etkilemiş, bunalım sonrasında Türkiye’nin, İsrail elçisini geri çekmesi bile Mısır’ın Türkiye aleyhindeki tutumunu yumuşatmaya yetmemiştir(137). Öte yandan İsrail’in daha sonraki yıllarda Türkiye’ye karşı  izlediği politikaları göz önüne alındığı zaman, Türkiye’nin Ortadoğu’da güttüğü politikalar,   Arapları olduğu gibi, İsrail’i kazanmaya da yetmemiştir(138). Süveyş bunalımı sırasında Türkiye’nin izlediği politika, özellikle İslâm dünyasında, Türkiye’nin saygınlığına ağır bir darbe olmuştur. Bu buhrandan, zaferle çıkan Nâsır ve onu destekleyen Sovyet Rusya’nın ise, Ortadoğu’daki etkinliği giderek artmıştır. ABD tarafından kaygı ile izlenen bu gelişme sonrasında, ikinci defa başkanlık koltuğuna oturan Eisenhower ise, daha önce Truman’ın yaptığı gibi, kendi adıyla bilinen Eisenhower Doktrini’nin ortaya atmış ve Ortadoğu’da daha etkili önlemler alınmasını gündeme getirmiştir.

Eisenhower Doktrini(Plânı)’nın açıklandığı günlerde, 4 Ocak 1957 tarihinde Zafer Gazetesi’nde “Eisenhower Doktrini!” başlıklı başmakalede, bu plânın olumlu ve olumsuz yanları olduğuna değinilerek, plânda Türkiye’ye yer verilmemesi üstü kapalı bir biçimde eleştirildikten sonra şu görüşlere yer verilmişti;

“Türk olduğumuz için söylemiyoruz! Amerika’nın bu hesapta, Türkiye Cumhuriyeti’ne vereceği yer, mevkii ve ehemmiyet tayin edecektir! Daha şimdiden, Nâsır başta olmak üzere, aşağı mahallenin zıpzıpları, şâkûl istikametinde sızmalar peşinde olan tehlikeye, Ortadoğu’yu kiralamak heveslisidirler. Eisenhower Doktrini’ne de şiddetle itiraz ediyorlar. Sanıyorlar ki bu işler, sokaktan subay çalıp sandığa kitlemek kadar basittir. . . “(139).

Bu başmakalede, Bu doktrin ile Türkiye’nin, öneminin azalacağı kaygıları dile getirilmek isteniyordu. Ancak bu doktrinle Türkiye’ye, yine Ortadoğu ülkeleri ile ABD arasında “arabuluculuk” ve “rehberlik” (!) rolü verilmeye çalışıldığı anlaşılmaktadır.

Eisenhower Doktrini’nin açıklanması sonrasında Ortadoğu’da yeniden diplomasi trafiği canlılık kazanmış ve bu gelişmelerden olmak üzere, 19 Ocak 1957 tarihinde Bağdat Paktı Başbakanları; Türkiye Başbakanı Adnan Menderes; İran Başbakanı Hüseyin Âlâ ve Dışişleri Bakanı Dr. Ali Ardahan; Irak Başbakanı Nuri El Said, Dışişleri Bakanı Burhaneddin Başayan ve Genelkurmay İkinci Başkanı Orgeneral Halil Dağıstanî ; Pakistan Başbakanı Hüseyin Suhravardî Ankara’da bir toplantı yapmışlardır. Cumhurbaşkanı Celâl Bayar’ın başkanlığında açılan ve iki gün süren bu toplantı sonunda bir bildiri yayınlanmıştır(140). Başbakan Menderes de 25 Ocakta yaptığı bir açıklamada, “ABD’nin de Bağdat Paktı’na iltihakı , Sovyet nüfuzunun önlenmesi için en esaslı bir tedbiri teşkil edeceğini”(141) belirtmiştir. Menderes böylelikle paktın daha güçlü konuma geleceğini düşünmekte idi. Benzer görüşleri, daha sonra İngiltere Dışişleri eski Bakanı Anthony Nutting Ankara’da yaptığı bir açıklamada dile getirmiştir(142).

Bu arada İngiltere Başbakan Anthony Eden istifa etmiş ve yerine, Mac Millan Başbakan olmuş, bu istifada Başbakan’ın Ortadoğu politikası konusundaki görüş ayrılığının etkili olduğu yolunda basında haberler çıkmıştı(143).

Eisenhower Doktrini’nin çerçevesini olabildiği kadar genişletmek için Menderes, 28 Ocak-1 Şubat 1957 tarihleri arasında Libya’ya bir gezi yapmış ve Libya Kralı I. İdris El Sünüsi ile yapılan görüşmelerde, Türkiye’nin Arap ülkeleri arasındaki durumu ve bütün Müslüman ülkelerle arasındaki ilişkilerin düzeltilmesi üzerinde durulmuştur. Bu gezide Menderes’in, Libya’yı da Eisenhower Doktrini’ne dahil etmek için ikna etmeye çalıştığı anlaşılmaktadır(144). Bu gezi sonrasında, 7 Şubatta bir basın toplantısı düzenleyen Menderes;

“Sulhsever milletlerin, NATO’nun ve Birleşik Amerika’nın Ortadoğu’da Türkiye’yi ihmal ederek veya ondan müteğafil görünerek herhangi bir müsbet ve yapıcı bir politikaya teşebbüs etmesi bahis mevzuu olamaz. Bağdat Paktı ve dolayısıyla Türkiye, Eisenhower Doktrini’ne mihver teşkil edecek unsurlardır…”diyerek, Türkiye’nin bu bölgedeki gücüne dikkat çekmek isteyen Başbakan, ayrıca Tunus, ve Fas’ın bağımsızlıklarını kazanmasından dolayı memnun olduklarını, Cezayir’de meydana gelen olaylardan huzursuzluk duyduklarını belirterek, bu sorunun da “bir an evvel ifratlara kapılmadan, âdil bir neticeye isal edilmesini ümit ettiğini”söylemiştir (145).

Bu konuda Türkiye’nin kaygılarını gidermek ve Eisenhower Doktrini’nin amacını anlamak için, 22 Şubatta Başbakan Menderes, Dışişleri Bakan Vekili Etem Menderes, Millî Savunma Bakanı Şem’i Ergin, Maliye Bakanı Hasan Polatkan ve ABD’nin Türkiye Büyükelçisi James P. Richards arasında Ankara’da bir toplantı yapılmıştır. Bu toplantı sonrasında yayınlanan bildiride, komünizme karşı Ortadoğu’da alınması gereken önlemler ve bu konuda işbirliği edilmesi üzerinde durulduğu açıklanmıştır(146).

Bu gelişmeler sonrasında, Eisenhower Doktrini, 6 Martta Amerikan Senatosu’nda, 7 Martta da Temsilciler Meclisi’nde , 61 muhalife karşı, 355 olumlu oyla kabul edilmiş ve Başkan da, 9 Martta kendi adıyla bilinen bu doktrini onaylayarak yürürlüğe koymuştur(147).

Eisenhower Doktrini, ABD Başkanı’na;

“Genel olarak Ortadoğu bölgesinde ulusal bağımsızlığını sürdürebilmek amacıyla ekonomik gücünü geliştirmek için, yardım isteyen herhangi bir ulus ya da uluslar grubuna yardımda bulunmaya yada işbirliği yapmaya yetkili kılıyordu. Doktrin ABD Başkanı’na, uluslararası komünizmin kontrolündeki bir ülkeden gelebilecek tehlikeye karşı yardım istenirse, ABD’nin silahlı kuvvet kullanmaya hazır olduğu, 200 milyon doları aşmamak üzere, parasal yardım yapabilme yetkisi vermekte idi”(148).

Bu doktrinle ilgili olarak Temsilciler Meclisi’nde bilgi veren ABD Dışişleri Bakanı J. Foster Dulles, Ortadoğu ve Yakındoğu kavramlarını aynı anlamda kullandıklarını belirterek, bu kavramın; batıda Libya’dan, doğuda Pakistan’a; kuzeyde Türkiye, güneyde Arabistan Yarımadası’nı içine aldığını, bu bölgenin ekonomik yapısının bozuk olduğunu, bunu düzeltmek için, ABD’nin gerekirse başka yerlerdeki tahsisatlarından buraya kaydıracağını, Başkan’ın bölgeye bir gezi yaparak, durumu yakından görmek istediğini; ayrıca Süveyş olayı sırasında ABD’nin Kahire Büyükelçiliği mensuplarından birinin Nâsır’a; “Mısır kanala el koyarsa, ABD’nin harp etmeyeceği “ yolundaki sözlerin gerçek dışı olduğunu ve “Komünizme karşı çıktıkları takdirde ABD’nin, Mısır ve Suriye de yardım edebileceğini “ açıklamıştır(149).

Ortadoğu’daki bu gelişmelerin kendisine karşı giderek tehlikeli bir durum aldığını anlayan Sovyet Rusya, bu gelişmelere tepki göstermeye başlamıştır.  Sovyet resmi yayın organı Pravda Gazetesi ;

“Amerikan emperyalistleri harp koparmak hususundaki plânlarında muvaffak olurlarsa askeri harekatın harp kaidelerine göre inkişaf edeceğini“(150) belirterek, adeta bir tehditte bulunmuştur.

Bütün bu tehditlere karşın, ABD Eisenhower Doktrini’nin sınırlarını bir an önce genişletebilme konusundaki çabalarına hız vermişti. Bu bağlamda da Ortadoğu savunma işbirliğine Suudi Arabistan’ı da katmakta kararlı olan Eisenhower, kendi özel uçağını göndererek, Kral Suud’u ABD’ye davet etmiş, bazı tepkilere aldırmayarak, havaalanında Kralı bizzat kendisi karşılamıştı. Başkan ile Kral Suud arasında yapılan görüşmelerde, Kral Suud’un ABD’den 250 milyon dolar tutarında askeri malzeme istediği yolunda basında haberler çıkmıştı (151). Ancak gelişmeler, özellikle Mısır ve Suriye’den büyük tepkiler alacağı beklentisiyle, o yıllarda henüz Suudi Arabistan’ın ABD yanında yer almak istemediği anlaşılmakta idi.

7) Amerika ile Sovyet Rusya’nın Ortadoğu’da Liderlik Savaşı ve Türkiye

Bölgede iki blok arasında giderek artan gerginlikte ABD ön plâna çıkarken, Mısır da Sovyet Rusya’nın desteğini ardına alarak,  bölge ülkeleri üzerinde baskı kurmaya ve liderlik rolünü oynamaya devam etmiştir. Bu baskılar sonunda Ürdün hükümeti üzerinde etkili olmuş, ve Batı yanlısı gibi görünen, ancak her iki yana da ölçülü duran Ürdün Kralı Hüseyin ile Başbakanı Nablusî arasındaki anlaşmazlık giderek artmış, sonunda Nablusî hükümeti istifa etmiştir. Bu arada Ürdün’de kralı devirmek isteyen Genelkurmay Başkanı sol eğilimli Ali Abu Nuwar da başarılı olamayacağını anlayınca Suriye’ye sığınmış, ondan sonra bu göreve getirilen Hayarî de resmi bir ziyaret amacıyla gittiği Suriye’de istifa ettiğini açıklamıştı(152).

Bu gelişmeler, Mısır ve Suriye’nin katkılarıyla, daha önce bazı Arap ülkelerinde olduğu gibi, Ürdün’de de bir yönetim değişikliğinin amaçlandığını açıkça ortaya koymakta idi. Bu durum giderek Suriye-Ürdün arasındaki gelişmelerin giderek gerginleşmesine neden olmuş, Suriye’nin üç ABD’li diplomatı, ülke aleyhine çalıştıkları gerekçesiyle sınır dışı etmesi sonunda  olaya karışan ABD de, Suriye’nin Washington Büyükelçisi’ni “persona non grate(istenmeyen adam)” ilan etmesiyle olaylar daha da tırmanmıştır(153).

Suriye-Ürdün gerginliğinin giderek artması üzerine ABD Akdeniz Filosuna ait 60 gemi ve 25.000 askerden oluşan Altıncı Filo’su, 29 Nisan 1957 tarihinde, Lübnan sularına demirlemiştir(154). Aynı günlerde Ürdün, Suriye ve Mısır’dan elçilerini geri çekmelerini istemiş, basında Suriye’nin, Ürdün’e saldırması durumunda, Eisenhower Doktrini’nin uygulanacağı ve gerekirse Irak’ın da Ürdün’e asker göndereceği yolunda haberler çıkmıştır(155). Bu gelişmeleri büyük bir kaygı ile izleyen Türkiye ise, Suriye sınırına asker yığmaya başlamış, bu yığınak Suriye hükümeti ve Sovyet Rusya tarafından tepkiyle karşılanmıştır(156).

Ortadoğu’daki gelişmelerden büyük bir rahatsızlık duyan Bağdat Paktı üyelerinin, 2-3 Haziran 1957 tarihleri arasında Karaçi’de bir toplantı yapmaları plânlanmış ve bu amaçla yola çıkan Menderes, 29 Mayısta Bağdat’a uğradıktan sonra, Karaçi’ye geçmiştir(157). Öte yandan Suriye’de sol eğilimli hükümetin giderek güçlenmesi ABD’yi de rahatsız ettiğinden ve bu gelişmelere Sovyet Rusya’nın da karışmasından dolayı, sorun aynı zamanda ABD ile Rusya arasındaki bir sorun haline gelmiştir. Öyle ki, Sovyet Rusya, Türkiye’yi Suriye sınırına asker yığmasından dolayı 14 Eylülde verdiği bir nota ile Türkiye’yi tehdit etmiş ve suçlamalarda bulunmuştur(158). Buna karşılık Menderes de, 24 Eylülde yaptığı açıklamalarda “Suriye’yi bir silah deposu” olmakla suçlamıştır(159) . Türkiye 4 Ekimde Sovyet notasına verdiği cevapta da, “eğer Rusya, Türkiye ile içten bir dostluk ilişkisi kurmayı istiyorsa, Ortadoğu’da, özellikle Suriye’de izlediği siyasete son vermelidir”(160) denilmiştir.

Türkiye ile Sovyet Rusya arasındaki ilişkileri giderek gerginleştiren bu notalar sonrasında, 8 Ekimde Suriye Türkiye’yi, sınırına yığınak yaptığı gerekçesiyle Birleşmiş Milletlere şikayet etmiş, Sovyet lideri Kruşçev de ABD’li bir gazeteciye verdiği demeçte, Türkiye’yi ABD’nin kışkırttığını savunarak, “Türkiye’nin bölgede çıkacak bir savaşta bir gün bile dayanamayacağını, Rusya’nın o bölgedeki çıkarlarını korumak için, askeri kuvvet kullanmaya hazır olduğunu” belirtmiştir(161).

Türkiye Suriye arasında nota alışverişi devam ederken, ABD de Eisenhower Doktrini gereğince Türkiye’ye yardım etmeye hazır olduklarını açıklamış ve Türk hükümetine genel seçimler öncesinde tam destek vermiştir(162).  Zira Türkiye, o tarihlerde giderek artan  ekonomik ve siyasî sorunlarına çözüm bulmakta zorlanmakta idi Bu gelişmelerin olduğu aylarda Türkiye’de Menderes hükümeti erken seçim kararı almıştır. İç politikadaki bütün bu olumsuzlulara karşın D. P. hükümeti, Lübnan ve Ürdün olayları karşısında  bütünüyle ABD yanlısı bir dış politika izlemiş, bu ülke ile anlaşmalardan doğan sorumlulukların gereklerini fazlasıyla yerine getirmiştir(163).

Ortadoğu’daki gelişmelerin tırmanışa geçtiği günlerde, 27 Ekim 1957 tarihinde, Türkiye’de erken seçimler yapılmıştır. Bu seçimlerde Demokrat Parti, 1954 seçimlerine göre yaklaşık % 10 oranında oy kaybına uğrasa da, yine de iktidarda kalmayı başarmıştı(164). Seçimler sonrasında beşinci ve son hükümetinin programını hazırlayan Başbakan Adnan Menderes, bu defa Ortadoğu konusunda hükümet programında önemli bir yer vermeyi ihmal etmeyecek ve;

“Orta Şark’ta cereyan eden hadiseler, herhangi iki devlet arasında, meselâ; Türkiye ile Suriye arasında bir mesele değil, Orta şark bölgesinde temerküz ve tekâsüf eden ve iki blok arasındaki büyük mücadelenin bir safhası ve tezahüründen ibarettir” diyerek, Türkiye’nin Arap milletleriyle tarihi, toplumsal ve kardeşlik bağlarıyla bağlı olduğunu vurgulayarak bir defa daha bu bölgenin önemine işaret edecekti(165).

Genel seçimler sonrasında Türkiye’de Demokrat Partinin üçüncü defa iktidara gelmesinden sonra Sovyet politikasında yeniden bir yumuşama gündeme getirilmiş ve Başbakan Mareşal Bulganin, Ankara’daki elçileri kanalıyla Menderes’e gönderdiği bir mesajla bir Türk-Rus konferansı önerisinde bulunmuş ve ülkesinin Suriye ya da başka bir Arap ülkesiyle hiçbir gizli anlaşma içinde olmadığını açıklamıştır(166). Bu mesajdan bir gün sonra da zaten Türkiye, Suriye sınırındaki askerlerini geri çekmeğe başlamış ve Bulganin’in konferans önerinin incelendiği açıklanmıştır(167). Böylelikle Ortadoğu’da Suriye-Ürdün ve Lübnan ile ilgili olarak ortaya çıkan ve Türkiye açısından tehlikeli bir durum yaratan önemli bir bunalım daha “savaşsız” atlatılmıştır.

Bu bunalım sonrasındaki görüşmelerin de ele alındığı 3 Aralık 1957 tarihinde toplanan D. P. meclis grubunda söz alan Başbakan Menderes, Bağdat Paktı’nın kendisine bağlanan umutları boşa çıkarmadığını savunmuş ve;

“Geçen sene içinde maruz kaldığı sarsıntılara muvaffakiyetle mukavemet suretiyle hayatiyetini ispat etmiş ve büyük dost ve müttefikimiz Birleşik Amerika’nın paktın Askeri Komitesi’ne iltihakı suretiyle daha da kuvvetlenmiştir” diyerek, ABD’nin bu paktın üyelerine ayrı ayrı teminat verdiğini ifade etmiştir(168). Menderes konuşmasında, Ortadoğu’daki olayların herhangi iki devlet arasındaki bir sorun olmayıp, bu bölgede iki blok arasında yoğunlaşan sorunlar olduğunu bir defa daha vurgulamış ve Suriye olaylarının çözümü sırasında “Suudi Arabistan’ın asil Kralı Suud”un çabalarından övgüyle söz etmiş, Bulganin ile  aralarında mektup alış verişinde bulunduklarını anlattıktan sonra, bölgede barışın ve istikrarın sağlanabilmesi için, mutlaka Filistin sorununa adil ve kalıcı bir çözüm yolu bulunmasını istediklerini belirtmiştir(169).

Başbakan Menderes, 26 Aralık 1957 tarihli grup toplantısında yaptığı konuşmada da, Suriye’den Libya’ya; Sudan’dan İran, Pakistan, Irak ve Tunus’a kadar, bütün Ortadoğu bölgesiyle ilgilendiklerini belirterek, bir zamanlar İngiltere ve ABD’nin; Irak’ın, Türkiye ile ittifak etmesinin hayal gibi gördüklerini, oysa bunun Türkiye’nin girişimiyle hayal olmaktan çıkarak bir ittifaka dönüştürüldüğünü ifade etmiştir(170). Menderes. Kıbrıs konusunda bazı Arap ülkelerinin, aleyhte oy kullanmalarının nedenini açıklarken de;

“Cezayir meselesinde bizim aldığımız tavrı bir imtisal hadisesi olarak kabul edip, biz de size bir mukabelede bulunduk demek istediler” şeklinde bir yorumda bulunarak, Irak hükümetinin delegesine Türkiye’nin lehinde oy vermesi talimatını vermesine karşın, öteki Arap ülkelerinin etkisiyle, bunun gerçekleşmediğini, bu durum üzerine Irak’ın temsilcisini geri çağırdığını, bu hareketlerinin bir hata olduğunu kendilerinin de kabul ettiklerini söylemiştir(171).

Menderes aynı konuşmasında, Irak’ın ; Türkiye, İngiltere ve ABD ve Batılı ülkelerle ittifak yapmasının “Mısır üzerinde elim tesirler icra ettiğini“, bu ittifakın “din değiştirir gibi, baba ocağına kurşun atar gibi, gayri kabili tahammül, havsalaya sığmaz bir hareket olarak telâkki olunduğunu “; Irak’ın Rusya’ya yakın Arap dünyası tarafından baskı altına alındığını, Süveyş olayında da Bağdat Paktı’nın büyük tehlike geçirdiğini, ancak kendilerinin bölgede ABD’nin “müteyakkız olması için ellerinden geleni yaptıklarını” belirtmiştir. Bütün bunlara ek olarak Menderes, Bağdat Partı’nın, “Orta Şark’ta ve hatta bütün Asya’da, tek mesnet ve güvenilebilir tek teşekkül olarak Garbın yardımcısı ve NATO’nun gayri resmi bir devamı olduğunu” anlatmıştır(172).

Türkiye ile Mısır arasındaki Ortadoğu’da yaşanan uzlaşmazlık ve liderlik kavgası yada iki blokun ideolojik çıkar çatışması devam ettiği için, Bağdat Paktı üyelerinden Türkiye, Pakistan, İran, Irak, 15 Aralık 1957’de Kahire’de yapılan  Asya-Afrika ülkeleri konferansına katılmamışlardır(173). Bu gelişmelerde Türkiye, bir defa daha ABD ve İngiltere’nin güvenilir bir müttefiki olduğunu kanıtlamıştır.

8) Irak İhtilâli, Lübnan ve Ürdün Bunalımları Karşısında Türkiye

Türkiye’nin dış politikadaki en önemli sorunlarından biri haline gelen Kıbrıs konusunun giderek alevlendiği 1958 yılında da, Ortadoğu’daki gelişmeler durulmamıştır. 27-30 Ocak 1958 tarihinde Bağdat Paktı Ankara’da bir toplantı yapmasından kısa bir süre sonra, 14 Şubatta, Irak Kralı Faysal’ın yönetiminde; Irak ile Ürdün birleşerek, Federal Arap Devleti (FAD)’nin kurduklarını ilan etmişlerdir(174). Buna bir tepki olarak Mısır ile Suriye de, 21 Şubatta Cemal Abdül Nâsır’ın Başkanlığında, Birleşik Arap Cumhuriyeti (BAC)’ni kurduklarını açıklamışlardır. Bu ortak Cumhuriyete, 28 Şubatta Yemen  de katıldığını ilan etmiştir(175). Türkiye ise, bu gelişmeleri dikkatle izlemekle beraber, yeni kurulan cumhuriyeti 11 Martta resmen tanımıştır(176). Bu tanıma öncesinde, 1957 yılı sonuna doğru giderek ılımlı bir duruma gelen Türk-Sovyet ilişkilerinde yeni bir diyalog çağrısı yine karşı taraftan gelmiş ve Kruşçev, Menderes’e gönderdiği bir mesajla iki ülke arasındaki ilişkilerin iyileştirilmesini istemiştir (177). Bir süre sonra da Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu, Sovyet elçisi Nikita Semonoviç Rijoy ile bir görüşme yapmıştır(178). Ancak Türkiye, Sovyet Rusya ilişkilerinde, tarafların beklentilerine uygun bir gelişme sağlanamayacaktı.

Bu arada Başbakan Menderes, Türkiye’de giderek yoğunlaşan ekonomik sorunlara çözüm bulmak için büyük bir uğraş vermekte idi. Tek yanlı dış politikanın Türkiye açısından ne denli sorunlar yarattığını yaşayarak anlayan Başbakan Menderes, yeni seçenekler aramak ve ekonomik sorunlara çözüm bulmak için, bir Uzakdoğu gezisine çıkmıştır. Menderes, 22 Nisanda önce Japonya’ya gitmiş ve İmparator tarafından kabul edilmiş, kendisine Güneş Nişanı’nın Birinci Rütbesi verilmiştir. Bu gezi sonrasında bir Türk-Japon ortak bildirisi yayınlanmıştır(179). Bu gezinin bir devamı olarak, 27 Nisanda Kore’ye geçen Menderes, burada Kore Türk Tuğayı’nı denetlemiştir(180). Daha sonra Milliyetçi Çin’i ziyaret eden Başbakan, Milliyetçi Çin Meclisinde yaptığı konuşmada, komünizm tehlikesine işaret ederek;

“Böyle bir tehlikeye karşı hür dünyanın yegane ümidi, müdafaa için, teşkilâtlanıp, birleşmekte ve sarsılmaz bir tesanüd idame etmektedir” diyerek, bu tehlikeyi önlemek için, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, NATO, SEATO, Bağdat Paktı gibi güvenlik sistemlerinin yaratıldığını söylemiştir(181). Aynı gezi sırasında Hindistan’a da giden Menderes, Başbakan Nehru ile de bir görüşme yapmış ve Cumhurbaşkanı Rajendre Prasad tarafından da kabul edilmiştir(182). Ancak bu önemli gezi sonunda Menderes’in aradığını bulduğu pek söylenemez. Zira özellikle Hindistan’ın, Türkiye’nin izlediği politikalardan memnun olmadığı anlaşılacaktı.

1958 baharından itibaren Ortadoğu’da yeniden sıcak gelişmeler ve yeni olaylar ortaya çıkmaya, Mayıs ayından itibaren Lübnan’dan çatışma haberleri gelmeye başlamıştı. Bu gelişmelerin de görüşüldüğü D. P.  grubunda bilgi veren Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu, Konya milletvekili Abdurrahman Fahri Ağaoğlu’nun, Birleşmiş Milletler’de Cezayir’in bağımsızlığının gündeme alınması oylamasında, Türkiye’nin olumsuz oy vermesi konusundaki bir sorusunu cevaplandırırken, Fransa’nın Cezayir’i kendi eyaleti olarak kabul ettiğini, buradaki olayların da Fransa’nın bir iç işi gibi değerlendirildiğini, ancak Fransız ordusunun isyanı sonrasında General De Gaulle’ün işbaşına getirildiğini belirterek, özel görüşmelerinde Fransız yetkililere, Cezayir’deki olaylardan büyük üzüntü ve kaygı duyduklarını ifade ettiklerini, 1957 yılında da Asya-Afrika grubunun aldığı karara uygun oy kullandıklarını, ancak 1958 yılında durumun değiştiğini, “müttefikimiz olan Fransa’nın olaylar nedeniyle çok zor durumda olduğunu” , “Cezayirli kardeşlerimizin menfaatini düşünürken, nihayet hür dünya müdafaa cephesi içinde elzem olan bir müttefikin vaziyetini de aklımızla düşünmek mecburiyetinde olduğumuzu. . . “ söylemiştir(183).

Bu açıklama üzerine A. F. Ağaoğlu, söz alarak, Cezayir meselesinde ve genel olarak Arap ve İslâm devletleriyle olan ilişkilerimizin istenen düzeyde olmadığını, Arapların çok hassas oldukları konularda Türkiye’nin tarafsız kaldığı veyahut aleyhte oy kullandığını belirtmiş ve onların da buna tepki olarak, Kıbrıs konusunda bizimle işbirliği etmediklerini, bunun temelinde İslâm düşmanlarının baskılarının bulunduğunu savunarak;

“Cezayir Millî Kurtuluş Cephesi’nin desteklenmesinin tarihî ve millî bir vazife olduğunu“, Türkiye’nin bu millet ile “tarihî, dinî, hatta kısmen de ırkî  bakımdan yakınlıkları olduğunu” belirterek, hükümetin bu konudaki politikasını eleştirmiştir(184).

Grupta konuşan ve yine İslâm birliği düşüncesine yatkınlığı ile bilinen Antalya milletvekili Burhanettin Onat da, aynı konuda hükümeti eleştirerek;

“Fransa, Cezayir meselesinin Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne intikali mevzuunda Türkiye reyini kullanırken; Fransız arkadaş! ben burada Cezayir lehinde oy vereyim, bunun sebebini anlarsın, dediği zaman, Fransız niçin diyemez ve bu mevzuda Cezayir lehine oy vermeliydik. Yapmamıştır. Hiç olmazsa, müstenkif kalmalı ve Fransa’nın lehinde ve Cezayir aleyhinde bir rey vermemeli idik. . . . “ demiş ve milletçe Kuzey Afrika’nın mücadelesine sempati gösterildiğinin açıkça ortaya konması gerektiğini, ancak hükümetin bunu yapmadığını ifade etmiştir(185).

Gerçekten de Birleşmiş Milletler’de, Cezayir aleyhine oy kullanılması Türkiye’nin , Ortadoğu ve bütün İslâm dünyası içindeki konumuna yeni ve büyük bir darbe daha indirecekti. Zira her defasında, Mustafa Kemal Atatürk’ü ve Türk Bağımsızlık Savaşı’nı örnek aldıklarını söyleyen Cezayirli kurtuluş önderleri ve Cezayir halkı bu “olumsuz oy” ile büyük bir hayal kırıklığı yaşamışlardır. Bu hayal kırıklığının yankıları da yalnızca bu ülke ve o yıllar ile sınırlı kalmayacak daha sonraki dönemlerde de etkilerini sürdürecekti.

Türkiye’nin o gün içinde bulunduğu ekonomik sorunların, Türkiye’nin Cezayir konusundaki oylamada, etkili olduğu savunulmuştur ki, bu iddialarda büyük ölçüde gerçek payı vardır. Zira Türkiye;

“OECD ve Ekonomik İşbirliği Teşkilâtı olan Marshall Plânı çerçevesinde kurulmuş olan teşkilâttan 50 milyon dolar alamasaydı; ekonominin çarkı dönmeyecek vaziyetteydi ve bu 50 milyon doları da Fransa veto ettiği zaman, alamazdı…”(186).

Bu tarihsel ders, ekonomik anlamda bağımsız olmayan bir ülkenin, dış siyaset bakımından da bağımsız hareket edemeyeceği gerçeğini bir defa daha ortaya koyacaktı.

Türkiye açısından 1958 yılının bir başka önemi, Kıbrıs sorununun çok etkin bir şekilde gündeme gelmiş olmasıdır. Demokrat Parti grubunda, 24 Haziran 1958 tarihinde, bu konudaki gelişmeler hakkında bilgi veren Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu, daha sonra Lübnan bunalımına getirerek, burada Sovyet Rusya, Suriye ve Mısır’ın kışkırtma ve destekleriyle olayların giderek büyüdüğüne dikkati çekmiş, kendilerinin; ABD, İngiltere, Irak, Ürdün ile birlik içinde meşru Lübnan hükümetine yardım ettiklerini, ABD ve İngiltere’nin, istek halinde Lübnan hükümetine yardım edeceğini açıklıkla dile getirdiğini ancak bu konuda henüz bir istek gelmediğini, “ordunun asilerin eline geçtiğini” savunarak, Müslüman, Şii, Dürzi ve Hıristiyanlar arasında çatışmaların başladığını söylemiştir(187).

Lübnan Başbakanı Camille Chamoun’un , ülkesinde gelişen olayları önlemesi için, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nden ve Arap Birliği’nden olumlu bir cevap alamaması üzerine, 4 Temmuz 1958 tarihinde ABD Başkanı Eisenhower’den, Lübnan’a müdahalede bulunmasını istemesi, bu olayların giderek tırmanmasında önemli bir rol oynamıştır. Öte yandan Bağdat Paktı üyelerinden Türkiye ve Irak da, Lübnan’a müdahalede bulunması için, ABD Büyükelçisine ortak bir nota vermişler ve Lübnan tarafında yer aldıklarını açıkça ortaya koymuşlardı.

Bu olaylar yaşanırken, D. P. Grup toplantısında konuşan Başbakan Menderes, Kıbrıs sorununun çözümlenmesi konusunda Bağdat Paktı üyelerinin desteğini almaya çalıştıklarını, Londra’ya giden Irak Başbakanı Nuri Said Paşa ile gizli bir görüşme yaparak, kendisinden bu konuda destek ricasında bulunduğunu, ayrıca Irak Dışişleri Bakanı’nın da büyükelçiliğimize baş vurarak, “Biz yüzde yüz Türk tezi ile beraberiz “şeklinde konuştuğunu açıklamıştır(188).

Grupta söz alan milletvekillerinden Burhanettin Onat ise gerekirse;

“Türkiye’nin Bağdat Paktı’nın kendisine sağlayabileceği menfaatlerden vazgeçebileceğini, fakat İngiltere’nin Bağdat Paktı’ndaki menfaatlerinden, her neye mal olursa olsun, fedakârlık yapacak vaziyette olmadığını” ve İngiltere’nin Kıbrıs konusunda yanlış hareket ettiğini savunarak, Bağdat Paktı üyelerinden Irak ve Pakistan delegelerinin Bağdat Paktı’nın toplantısında, bu ülkeye “ateş püskürdüklerini”, bu yapılırken İngiltere elçisinin onları adeta “Bir idam hükmünü dinlemeye gelmiş bir mahkûm tavrı ile şaşırıp kaldığını” anlatmıştır(189).

Türkiye hükümeti, bütün bu uyarılara karşın, Bağdat Paktı’nı ve onun üyelerini Kıbrıs sorununun çözümü lehinde gerektiği gibi yararlanılabilmiş değildir. Oysa Onat’ın da vurguladığı gibi, bu konuda İngiltere’ye, Bağdat Paktı aracılığıyla daha çok baskı yapılabilirdi . Kanımızca,  Türkiye’nin içinde bulunduğu ve yukarıda da dile getirilen ekonomik bunalım bu baskıların yapılmasını engellemiştir.

Ortadoğu’da 1958 yılında meydana gelen ve Bağdat Paktı’nın yıkımına neden olan gelişmeler, Irak’ın izlediği politika ile başlayan bir sürecin sonucudur, denilebilir. Bu yoldaki gelişmeler, Irak ile Ürdün’ün 14 Şubatta Federal Arap Devletini kurmalarına, önce Birleşik Arap Cumhuriyeti’ni ilan ederek karşılık veren Mısır ve Suriye, bu ülkedeki muhalif gelişmeleri sürekli olarak desteklemekteydiler. Bu gelişmeler sırasında, 11 Temmuz 1958 tarihinde Bağdat Paktı üyelerinin İstanbul’da bir toplantı yapmaları plânlanmış ve toplantıya, Irak Kralı II. Faysal ile Başbakan Nuri Said Paşa’nın katılmasının beklendiği gün, Irak’ta; Nâsır’ın desteklediği ve General Kâsım’ın liderliğini yaptığı bir hükümet darbesi gerçekleştirilmiştir. Darbe sırasında, Kral Faysal II, Veliahd Prens Abdülillah ve Başbakan Nuri Said Paşa, darbeciler tarafından linç edilerek öldürüldükten sonra, ölüleri arabalarla bir süre sokaklarda sürüklenmiş ve daha sonra da Adalet Sarayı’nın kapısına asılmıştır(190).

Bağdat Radyosunda olaylarla ilgili olarak yapılan açıklamada;

“Biz Cemal Abdül Nâsır’ı takip ediyoruz!” dedikten sonra şöyle bir yorumda bulunmuştu;

“Şimdi sokakta iki ceset bulunmaktadır. Bunlardan biri, milletin iradesi hilâfına milletin üstüne çıkan vatan haini Nuri Said Paşa, diğeri de onun efendisi Veliahd Prens Abdüllillah’ın cesetleridir. . . Allah’ın düşmanları öldürüldü. . . !“(191).

İhtilâl hükümetinin Eğitim Bakanı Dr. Ömer Cabir de aynı gün kabine adına yaptığı açıklamada;

“Birleşik Arap Cumhuriyeti ile birlikte, bütün Arap dünyasının kurtuluşuna kadar savaşacaklarını ve Arap Birliği’nin kurulacağını” ilan etmişti (192).

Beklenmedik bu gelişme karşısında Bağdat Paktı’nın, Irak dışında kalan üyeleri, 14 Temmuzda Ankara’da bir toplantı ile durum değerlendirmesi yapmışlar ve yayınladıkları ortak bir bildiriyle darbeyi kınayarak, bu ihtilâli, “müttefik bir memlekette hariçten mülhem olan yıkıcı bir faaliyet olarak ” nitelendirmişlerdi(193).

Türk hükümeti yetkilileri de 14 Temmuzda ihtilâlcilere bir telgraf çekerek, olaylar sırasında büyük zarar gören Türk Şehitliği’nin onarılmasını istemiş ayrıca Irak’ın sınır komutanı çağrılarak, kendisinden gelişmeler hakkında bilgi istenmiştir(194). Dışişleri Bakanı Fatin R. Zorlu da 19 Temmuzda Daily Mail’e yaptığı bir açıklamada; Bu ihtilâli yapanları “siyaset eşkiyaları “olarak nitelendirmiş ve daha önce “Ürdün’de yapılan İngiliz harekâtının Irak’a da teşmil edilmesi ümidini izhar ettiğini. . . “ açıklamıştır(195). Bu durum üzerine Sovyet Rusya, Türkiye’ye bir memorandum sunarak, Irak’a “bir müdahalede bulunmaması” için uyarıda bulunmuştur(196). Ancak Zorlu’nun bu gereksiz ve acele ile yapılmış açıklaması, Türk kamuoyunda da tepkiyle karşılandığından, Hükümet, bu açıklamanın gerçeğe uymadığını ilan etmek zorunda kalacaktı(197).

ABD ise, bu gelişme üzerine 14 Temmuzda Lübnan’a müdahale etmiş, bu tarihten itibaren Lüban’a gönderilen ABD’li deniz piyadelerinin sayısı 8. 000’i bulmuştu(198). ABD, Adana’daki İncirlik’teki üssüne de paraşütçü birliklerini indirerek, buraya da yığınak yapmaya başlamıştır(199). Bu gelişmeler olurken Türk ordusunda da bütün izinler kaldırılmış, İran hükümeti de ordusuna da hazır olması için emir verilmiştir. Fransa ve İtalya da bölgedeki bir askeri harekâta hazır olduklarını bildirmişlerdir(200). ABD ve İngiltere, Lübnan ve Ürdün’e 18 Temmuzda yeni birlikler çıkarmışlardır. Ayrıca bunlara ek olarak bir İngiliz uçak gemisi ile bir Fransız kruvazörü ve bir destroyer ,14 ABD kruvazörü de Doğu Akdeniz’e hareket etmişlerdir. Bu arada ABD savaş uçaklarından 50 kadarı Ürdün semalarında alçaktan uçuş yaparak muhaliflere adeta gözdağı vermişlerdir ( 201 ).

Bu gelişmelere seyirci kalmayacağını gösteren Sovyet Rusya da, İncirlik üssüne yığınak yapıldığı gerekçesiyle, Türkiye’ye bir protesto notası vermiş, Türkiye-İran sınırında askeri manevralara başlamıştır(202 ). Sovyet Rusya bunun yanı sıra, kendi blokundan Çekoslovakya, Doğu Almanya ve Romanya ile birlikte Irak’ta kurulan yeni rejimi resmen tanıdıklarını açıklamışlardır(203). Ayrıca basında Irak ile Mısır arasında bir askeri ittifak yapıldığı yolunda haberler çıkmış, bu gelişmelerin olduğu günlerde Nâsır, Moskova’ya gitmiştir(204).

Ortadoğu’da yaşanan bu bunalım, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından gelen soğuk savaş döneminde, iki blok arasında o güne kadar yaşanan en tehlikeli bunalım olacaktı. Türkiye bu bunalımın en tehlikeli ve odak noktası durumunda olduğu için, büyük önem taşımakta idi.

Gerçekten de Ürdün ve Lübnan olayları ile Irak ihtilâli, yalnızca Türkiye, ABD ve İngiltere, İran, Pakistan, Mısır, Suriye arasında bir sorun değil, fakat aynı zamanda; NATO ve Varşova Paktı, yani ABD ve Sovyet Rusya arasında yaşanan bir soğuk savaşın neden olduğu, Kore Savaşı’ndan sonraki en büyük bunalım idi.

Irak ihtilâlinin, Türkiye’nin iç politikasına da önemli yansımaları olmuştur. Özellikle ana muhalefet partisi konumundaki Cumhuriyet Halk Partisi’nin yayın organı olan Ulus Gazetesi, her gün, ihtilâl ile ilgili haber, yorum ve fotoğraflar yayınlayarak, adeta Türkiye’de de böyle bir gelişmenin olabileceği sinyallerini vermiş ve bu durum iktidarı aşırı ölçüde rahatsız etmiştir(205).

Dünyadaki iki büyük bloku bir defa daha karşı karşıya getiren bu olay sonrasında, Nâsır da 19 Temmuz 1958 tarihinde Moskova’ya bir ziyaret yaparak, Kruşçev ile görüşmüştür. . Bu görüşme sonrasında Kruşçev, ABD’nin Lübnan’daki askerlerini geri çekmesini ve bu sorunların görüşülmesi için, 22 Temmuzda İsviçre’nin Cenevre kentinde, kendisinin yanı sıra;  ABD Başkanı Eisenhower, Fransa Başbakanı De Gaulle, İngiltere Başbakanı Macmillian ve Hindistan Başbakanı Nehru’nun katılmasını öngördüğü beşli bir konferans toplanmasını istemiştir(206). ABD’nin bu öneriyi başlangıçta kabul etmemesi, gerginliğin bir süre daha devam etmesine yol açmıştır. Zira Ürdün’de kralcılar ve onları destekleyen İngiliz kuvvetleri ile karşıt gruplar arasındaki çatışmalar devam etmekteydi. İsrail askeri birlikleri de, Mısır sınırında yığınak yapmaya başlamıştı. Bu gelişmeler olurken, Cumhurbaşkanı Celâl Bayar, Başbakan Adnan Menderes ve ABD Büyükelçisi Foster Dulles arasında üçlü bir görüşme yapılmış, bu görüşme sonrasında hükümet, Ankara-Mamak’ta bulunan 57’nci Tank Taburu’nun Diyarbakır’a gönderilmesine karar vermiştir(207). Dışişleri Bakanı Zorlu’nun, Daily Mail’e yaptığı açıklamada;  “Gerekirse Ortadoğu’ya gönüllü göndereceklerini”, İngiltere’nin Lübnan’dakine benzer bir müdahaleyi, Irak’ta da görmek istediklerini belirtmesi üzerine, yeni Irak hükümeti Büyükelçisini geri çekmiş, Irak’ta bulunan Ürdün Hava Kuvvetleri Komutanını da tutuklamıştır(208).

Ortadoğu’daki bu gelişmeleri görüşmek üzere, D. P.  ve C. H. P.  grupları 24 Temmuzda  ayrı ayrı toplanmışlar, daha sonra olağanüstü bir toplantı yapan T.B.M.M.’nde Dışişleri Bakan Vekili Namık Gedik gelişmeler hakkında meclise bilgi sunmuştur. Namık Gedik konuşmasında; ABD ve İngiltere’nin, Birleşmiş Milletler Anayasası’nın 51’nci maddesine göre Lübnan’a çıkarma yaptıklarını söyleyerek, hükümetin politikasını savunmuştur(209).

Bu gelişmelerin ardından, Bağdat Paktı üyeleri; Türkiye, İngiltere, İran, Pakistan ile Pakta üye olmayan ABD’nin katılımıyla, 28-29 Temmuzda Londra’da bir toplantı yapılmıştır.  Irak’ın katılmadığı bu toplantıda ABD, Bağdat Paktı’na üye olmayı, bir defa daha reddetmekle birlikte, üye devletlerle ayrı ayrı güvenlik ve savunma işbirliği anlaşmaları yapmayı kabul etmiştir(210).

Irak’taki hükümet darbesini ardından yaşanan gelişmeleri, D. P.  Gurubu 8 Ağustos 1958 tarihinde aynı gün iki olağanüstü oturum yaparak değerlendirmiştir. Birinci oturumda, konu ile ilgili olarak gruba bilgi sunan Dışişleri Bakanı Fatin R. Zorlu, Bağdat Paktı’nın kuruluşu üzerinde durduktan sonra; kendilerinin, Mısır’ın da bu pakta katılması için büyük bir çaba gösterdiklerini, ancak Nâsır’ın buna yanaşmadığını, zira Nâsır’ın politikasını; a) Pan-Arabizm, b) Pan-İslâmizm , c) Pan-Afrikanizm gibi üç aşamalı bir temel üzerine kurmuş olduğunu savunarak, Bağdat Paktı gibi barışçı bir kuruluşa tahammül edemediğini, sürekli olarak istilacı emeller peşinde koştuğunu, oysa Türkiye ve İran’ın Pan-İslâmizme karşı olduğunu, Süveyş bunalımında Türkiye’nin Nâsır’ın yanında yer almasına karşın;

“Tito’ya giden, Moskova’ya giden, Hindistan ve Tokyo’lara kadar giden (Nâsır). . . Burnunun dibindeki Ankara’ya gelmeyi hiçbir zaman kabul etmediğini. . . “ savunarak, Nasır’ın politikalarını eleştirmiştir(211).  Zorlu aynı konuşmasında; Mısır ve Yemen’in Sovyet Rusya’dan silah ve para yardımı aldıklarını, Nâsır’ın duygularıyla hareket ettiğini belirttikten sonra, sözü Irak ihtilâline getirmiştir. Zorlu, bu olayın gerçekleştirildiği gün, İhtilâl Komitesi ile iletişime geçtiklerini, ertesi gün yeniden aradıklarını söyledikten sonra, halkın üç defa Türk Büyükelçiliği’ne girmeye kalktığını, ancak bunu başaramadıklarını, tahrip edilen şehitliğimizin derhal onarılmasını istediklerini, oysa ABD Büyükelçiliği’nin de oda, oda arandığını açıklamıştır(212).

Dışişleri Bakanı Fatin R. Zorlu, grup konuşmasında; Rusya’nın, ABD’yi karşısına alarak bir karşı harekete girişemeyeceğini, İran, İngiltere ve Pakistan ile yeni bir savunma ittifakı yapmak için söz aldıklarını belirterek;

“Bağdat gitti, Irak gitti amma Amerika geldi. . . Biz elbette ki bir darbe yedik, Fakat aynı şiddetle bir darbe ile mukabelede bulunduk. Bir kere Rus blöfünü meydana çıkarttık. Geldiler, adamlar çıktılar. Taarruz ederiz dediler amma, arkası yok.  Amerika geldi, İran’la ittifak yaptı. Tehlike var, henüz geçmiş değil. Nâsır bu günkü halde Rusya’nın elinde bir oyuncaktır. . . “ diyerek, Nâsır’ı bir defa daha yayılmacılıkla suçlamıştır(213).

Dışişleri Bakanı Zorlu aynı konuşmasında;

“Bizim arzumuz Bağdat Paktı’nı zorla tutmak değildir. Bizim için İran’ın bu pakta girmiş olması, artık Irak’ın muhakkak lüzumunu icabettirmez. Ben sureti mahremane arz edeyim. Büyükelçimize ayın 23’ünde gönderdiğimiz bir talimat ile “kendilerini(Irak’ı), Bağdat Paktı’na girmeleri için zorlama, hatta girmezlerse daha iyi olur” diye telkinlerde bulunun dedik. . . İsterlerse girmesinler. Bizim için esas Amerika’nın, İran’da ahz-ı mevkii etmesi idi. Amerika,  İran’da ahz-ı mevkii etmiştir. Vecibelerini nasıl tatbik edeceğini bilhassa Rusya’ya göstermiştir. Dava bizim için hallolunmuştur. Geri tarafı cephenin emniyetini sağlamak, Rus nüfuzuna mâni olmak davasıdır.” diyerek, “Bağdat istemezse, Paktın sekreteryasını ve her şeyinin Ankara’da teessüsüne karar verdiklerini. . . “ ayrıca Türkiye ile İran arasında bir demiryolu yapılacağını ve bu işin finansmanının ABD tarafından karşılanacağını  açıklamıştır(214).

Dışişleri Bakanı Fatin R. Zorlu’nun bu konuşmasından da açıkça anlaşılacağı gibi Türkiye, sürekli olarak ABD’nin Sovyet Rusya’ya karşı kendisine daha yakın olmasında yarar görmüş ve bu gelişmeden beklentilerine uygun bir sonuç çıktığı düşüncesiyle büyük bir memnuniyet duymuştur.

Irak bunalımının yarattığı gerginlik nedeniyle D. P. Grubu, 9 Ağustosta yeniden toplanmıştır. Bu toplantıda söz alan Trabzon milletvekili Osman Turan’ın, hükümetin dış politikada izlediği yol hakkında parti grubunu yeteri kadar bilgilendirmediği gerekçesiyle, Zorlu’yu eleştirmesine ve”Baştan beri bendeniz Bağdat Paktı’nın ne işe yaradığını idrak etmiş durumda değilim” (215), şeklindeki sözlerine sinirlenen Başbakan Menderes ile Turan arasında aşağıdaki ilginç tartışma yaşanmıştır :

“Başvekil Adnan Menderes (İstanbul)-Sen Halk Partisi’nin söylediğini söylüyorsun. Ben Bağdat Paktı’nı anlatamayacak adam değilim.

Osman Turan(Trabzon)-Bağdat Paktı, Nuri Said rejimini ayakta tutmak ve İngiliz petrol menfaatini korumak . . .(Gürültüler).

Türkiye’nin bir büyük devlet gibi. . . haddimiz ve kudretimizden üstün adeta Rusya karşısında büyük bir devlet imişiz gibi. . .

Başvekil Adnan Menderes(İstanbul)- Büyük devlet değil miyiz?” (216).

Bu tartışma Osman Turan’ın, Türkiye’nin Irak ihtilâli karşısında izlediği politikayı, Birinci Dünya savaşı sırasında İttihat ve Terakki hükümetinin Almanya ile birlikte izlediği politikaya benzetmesiyle daha da sertleşmiş ve Turan ile Başbakan Menderes ve Zorlu  arasında tartışma şöyle devam etmiştir :

“Osman Turan(Trabzon)-. . . Bundan dolayı Amerika ile münasebetlerimizin ne kadar sıkı olması icabediyorsa ondan memnun oluruz. Yalnız şimdi ne oluyor?Amerikan tayyareleri mütemadiyen Adana’ya iniyorlar. Sonra bizim birliklerimiz, Irak hududuna doğru ilerlemektedir. Hükümetimizin beyanları Irak üzerine yürümeyi teşvik ve gönüllü göndermek. . . .

Başvekil Adnan Menderes(İstanbul)- Teslim mi olacaktık?

Osman Turan(Trabzon)- bize tecavüz yoktur. Hariciye Vekili şöyle diyorlar: Mademki Rusya düşmandır. Düşmanımıza karşı ittifak halinde bulunmamız lâzımdır. Fakat Avrupa’da kaç devlet, bizim kadar cezzi şekilde Rusya’ya karşı hareket etmişlerdir?

Başvekil Adnan Menderes(İstanbul)- Hepsi beraber. . .

Hariciye Vekili Fatin Rüştü Zorlu (Çanakkale)- Tayyareler Almanya’dan gelmiştir.

Osman Turan(Trabzon)- Olabilir. Bir kişi farklı düşünebilir. Kendi aramızda hür olarak fikrimizi rahatça ifade edemezsek, neticeye varamayız. Parti dışında bir şey konuştum mu?Böyle bir şey oldu mu?

Başvekil Adnan Menderes(İstanbul)- Halk Partililer anlattığınızı söylüyorlar. . .

Osman Turan(Trabzon)- Teessüf ederim, size böyle söyleyorlarsa. . . Şimdi Bağdad şeyi dolayısıyla tehlikeyi davet eder bir duruma geldik. Acaba dayandığımız, müttefikler arası siyaset bunu icab ettiriyor mu idi?

Bir de Amerika’dan gelen bir telgraf, Türkiye’nin hareketleri, sinirli hareketleri karşısında tedbirler. . .

Başvekil Adnan Menderes(İstanbul)- Tebliğ yok. . . Böyle söylemeyin. Bir ajans havadisidir. Tebliğ demeyin…

Osman Turan(devamla)- O halde sorulacak sual şudur:

Bizim Bağdad’a karşı hareketimizde, askeri hareketlerin cereyanın da müttefikler(de) tamamen fikir birliği var mıdır?

Başvekil Adnan Menderes(İstanbul)- Yüzde yüz. . . “(217).

Yukarıda ayrıntılarını verdiğimiz konuşmadan da anlaşılacağı gibi, Türkiye Irak’a askeri bir müdahale kararı almış ve bunun uygulanması için, hazırlıklara girişmiş bulunuyordu. Ancak böyle bir girişimin, daha önce Kore savaşında olduğu gibi, T.B.M.M. kararı olmadan başlatılması iktidar kanadına mensup milletvekillerinde bile kaygılara ve tepkilere neden olmuştu. Bu konuşmadan ortaya çıkan bir başka sonuç da, Türkiye’nin hiçbir koşul ve ölçü gözetmeksizin, ABD’nin yanında yer almasının, başka bir deyişle tek seçenekli bir politika izlemesinin ne denli doğru olduğunun, sorgulanmaya başlanmasıydı. Daha sonraki gelişmeler  Osman Turan’ı haklı çıkaracaktı.

Ortadoğu’da yaşanan ve giderek bir dünya savaşına doğru yol alan olumsuzluklar, en sonunda Kruşçev’in geri bir adım atması ve büyük devletler arasında Cenevre’de bir toplantı yapılması konusundaki önerisinin ABD tarafından da kabulü ile ılımlı bir duruma gelmeye başlamıştır. Doğu bloku ülkelerinden sonra, ABD ve İngiltere’nin de Irak’taki yeni yönetimi tanımalarından hemen ardından, Türkiye de, 30 Temmuz 1958 tarihinde, yeni Irak yönetimini resmen tanıdığını ilan etmiştir(218).

Ortadoğu’daki bu gelişmeler BM Genel Kurulu’nun 8 Ağustos 1958 tarihli olağanüstü oturumunda ele alınmış, bu toplantıda; BM’in üyesi olan on Arap devletinin sunduğu ve “Arap devletlerinin birbirlerinin rejimlerini değiştirmeye yönelik faaliyetlerden kaçınmalarını, BM Genel Sekreteri’nin Ürdün ve Lübnan’daki yabancı kuvvetlerin çekilmelerini “ öngören karar tasarısı, oy birliğiyle kabul edilmiştir(219).

Bu gelişme Ortadoğu’daki sorunların en azından bir süre için çözülmesi yolunda önemli bir adım olacaktı.

Lübnan ve Ürdün ve Irak’ta yaşanan bu bunalımların Türkiye açısından en önemli sonucu, “Türkiye’yi bütünüyle Arap Ortadoğu’sundan koparması olmuştur”(220). Bu sunucun yanı sıra Türkiye, tek yanlı dış politika izlemenin yaratacağı olumsuz sonuçları da görmeye başlamış, beş büyüklerin kendi aralarındaki uzlaşmaları bir uyarı olmuş ve Sovyet Rusya’nın Stalin’in ölümünden sonra yaptığı ve sayıları giderek artan iyi ilişkiler kurma yolundaki mesajlarına daha ılımlı yaklaşılması gerektiğini anlamaya başlamıştır. Bütün bunların yanı sıra Türkiye, ABD’nin Ortadoğu’daki politikalarını test etme fırsatı da bulmuştur. Bütün bunlara ek olarak; Ortadoğu’da yaşanan bunalım, Türkiye’nin önemini bir defa daha ortaya koymuş, bunalım öncesinde büyük bir ekonomik kriz yaşayan Türkiye’nin bu sorunlarının çözülmesi için başta ABD olmak üzere, Batılı devletler ekonomik yardım ve kredi musluklarının açılmasına karar vermişlerdir(221).

Bağdat Paktı, 26 Ocak 1959 tarihinde, Irak’ın katılmadığı bir toplantı yapmıştır. Bağdat Paktı’nın işlevinin giderek azaldığını anlayan Menderes, 12 Şubat 1959 tarihli parti grup toplantısında yaptığı konuşmada; bu pakt üyelerinden İran Başbakanının, özellikle askeri ve ekonomik ihtiyaçlarının yeteri kadar karşılanmadığı gerekçesiyle, Amerika ve öteki müttefiklerinden şikayetçi olduğunu belirterek, Bağdat Paktı’nın Karaçi’de yapılan toplantısına katılmak istemediğini, ancak kendisinin ısrarı sonucunda bu toplantıya gittiğini, hatta bizzat Tahran’a uğrayıp kendisini oradan uçağına aldığını, Karaçi’deki görüşmelerde İran kurulunun “çok mütereddit davrandığını”, bunun üzerine, dönüşünde kendisini Tahran’a davet ettirip, orada bir görüşme yaptıklarını söylemiştir(222).

Menderes’in bu görüşmeleri yaptığı sırada, bir Sovyet kurulu da İran’ı, kendileriyle  bir saldırmazlık anlaşması yapmak üzere ikna etmek için, Tahran’a gelmişti. Menderes, bu konuda İranlı meslektaşından bilgi istemiştir. İran Başbakanı Menderes’e yaptığı açıklamada ;

“Kendilerinin Bağdat Paktı’ndan çıkmak gibi bir niyetleri olmadığını, fakat kamuoyu baskısı yüzünden Sovyet Rusya kurulu ile görüşmek zorunda kaldıklarını, 1925 tarihli Rus-İran Antlaşması gereğince Rusya’nın İran’a asker gönderme hakkına sahip olduğu konusunun tartışıldığını, eğer iki devlet arasında bir saldırmazlık anlaşması yapılırsa, bu tehlikenin de ortadan kalkabileceğini, ayrıca Rusya’dan ekonomik ve askeri  yardım almayı düşündüklerini ancak bu gelişmelerin Türkiye ile İran arasındaki ilişkileri zayıflatmayacağı…” yolunda kendisine defalarca güvence verdiğini anlatmıştır(223). Başbakan Menderes de, İran Dışişleri Bakanı’na;

“Böyle bir adım atılması halinde, vaziyetlerinin son derece nazik bir safhaya intikal edeceğini, bu durumun dolayısıyla Türkiye’nin vaziyetine de menfi tesir edeceğini” hatırlatarak, İranlıların şikayetlerinin nedeni bildiklerini, bunları çözümü için ellerinden geleni yapacaklarını, ancak “yeter ki, siz böyle bir harekete zinhar teşebbüs etmeyin!”şeklinde telkinlerde bulunduğunu söylemiştir(224).

Menderes, bu konuda Rusların, İran’a yaptıkları baskıları devam ettirdiklerini, sonunda 20 gün İran ‘da kalan Rus kurulunun, İran’ın her istediğini kabul ettiğini belirterek şunları söylemiştir;

“Rus heyeti son derece yumuşak davrandı. Ve her teklifi kabul etti. Yani orada Bağdat Paktı içinde kalmayı ileri sürdüler, Rus heyeti kabul etti. Adem-i tecavüz paktı aktedeceğiz, dediler, kabul ettiler. 1925 muahedesinin bir maddesi lağvedilecektir dendi, kabul ettiler.  İktisadî yardım istediler, kabul ettiler. Hatta öyle bir zaman geldi ki, ne isteyelim ki, kabul etmesinler de bu suretle bu işin içinden çıkmak mümkün olur diyecek bir hale geldiler”(225).

Menderes, İranlıların bütün isteklerini kabul eden Rusların, İran’ın “ABD ile ikili anlaşmalar yapmak” konusunda niyetlerini açıkladıkları zaman, Rusların büyük bir hiddetle İran’ı terk ettiklerini belirterek, bu durumdan duyduğu memnuniyeti şöyle dile getirmiştir:

“Bizi uzun zamandan beri meşgul eden hatta zaman zaman endişelere sevk etmiş bulunan bir arıza, bu suretle ortadan kalkmış oldu”(226) diyerek bu gelişmelerden duyduğu mutluluğu dile getirmiştir.

Menderes’in bu çabaları sonucunda, İran’ın, Sovyet Rusya ile bir anlaşma yapması engellenmiştir. Böylelikle Türkiye, İran’ın yanı sıra, ABD’nin Ortadoğu ilişkilerinde;

“Yalnız önemli bir rehberlik kaynağı olmakla kalma(mış), aynı zamanda arabuluculuk yapmaya, ABD adına eski dominyonları üzerinde etkili olmaya çalışmıştır“(227).

Bağdat Paktı’na üye olmaktan sakınan ABD ile Türkiye, İran ve Pakistan arasında ayrı ayrı yapılan ikili anlaşmalara göre; adı geçen hükümetlerin istemeleri halinde, ABD’nin bu devletlere silahlı kuvvet de dahil olmak üzere, yardım yapması kabul edilmiştir(228). Gerçi ABD pakta üye olmamakla beraber, daha öncesinde bu paktın ortak projelerine 12. 700. 000 dolar yardım etmeyi öngören bir anlaşmayı kabul etmişti. T.B.M.M.’nde 2 Nisan 1958 tarihinde onaylanan bu kanuna göre;  Ankara-Bağdat, Ankara-Tahran, Tahran-Bağdat, ve Tahran-Karaçi arasında bir telekomünikasyon bağlantısı kurulması öngörülmüştü(229).

Ortadoğu’da yaşanan sıcak gelişmeler, her iki blok tarafından kaygı ile izlenmiş, adeta Üçüncü bir Dünya Savaşı’nın eşiğinden dönüldüğü anlaşılmıştır. Bu çatışmaların daha büyük bir savaşa dönüştürülmemesinde, Eisenhower ve Kruşçev’in ölçülü davranmalarının da etkisi olduğu söylenebilir. İki liderin, böyle bir savaşın, her iki cephe-ideoloji açısından da tehlikeli bir kumar anlamına geldiği gerçeğini görmeleri, uzlaşmaya yanaşmalarında önemli rol oynamıştır.

9) Bağdat Paktı’nın CENTO’ya Dönüşümü, Yumuşama Dönemi ve Türkiye’nin

Yeni Arayışları

Yukarıdaki gelişmeler sonrasında giderek Mısır ile işbirliğini arttıran ve artık Bağdat Paktı’nda bulunmayı istemeyen Irak hükümeti, 24 Martta da bir açıklama yaparak, “emperyalizmle olan son bağların da koparıldığını” ve Irak’ın, Bağdat Paktı’ndan resmen çekildiğini açıklamıştır (230). Irak’ın çekilmesinden sonra, Bağdat Paktı 19 Ağustos 1959 tarihinde CENTO (Central Treaty Organization= Merkezi Antlaşma Teşkilâtı) adını alarak, 21 Ağustostan itibaren merkezi Ankara olmak üzere çalışmalarına devam etme kararı almış, paktın daha önce yapılan anlaşmalarında herhangi bir değişiklik yapılmasına gerek duyulmamıştır(231). Bu değişiklikten sonra CENTO üyeleri için, ABD ile yapılan ikili antlaşmalar ön plâna çıkarıldığından, bu kuruluş kagıt üzerinde kalmaktan öte bir işleve sahip olamayacaktı.

Ortadoğu’daki yumuşama politikasının bir sonucu olarak, uzun zamandan beri Türkiye’de Büyükelçi bulundurmayan ve ikili ilişkilerini maslahatgüzar düzeyinde tutan Mısır, iki ülke arasındaki ilişkilerin iyileştirilmesi yolunda önemli bir adım atmış ve bunun kanıtı olarak da 2 Haziran 1959 tarihinde, Ali Kâmil Fehmi’yi Büyükelçi olarak Ankara’ya göndermiştir(232).

1959 yılında, başta Ortadoğu olmak üzere, bütün dünyayı ilgilendiren en önemli gelişmelerde biri, kuşkusuz soğuk savaşın iki lideri ABD Başkanı Eisenhower ile Sovyet Rusya Başbakanı Kruşçev’in 4 Ağustos 1959’de bir araya gelmeleri konusunda anlaşmaya varmaları olmuştur(233). İki blok arasında kısa bir süreliğine de olsa, uzlaşma anlamına gelen bu gelişmeden, Türkiye ve Ortadoğu ülkelerinin de olumlu yönde etkilendiği söylenebilir. Zira gerginliğin önderliğini yapan  iki blokun uzlaşma yolunda attığı adım, 1958 yılında büyük bir savaşın eşiğine gelmiş olan bölge için, rahat bir nefes aldırmıştır. Bu yumuşama politikası, Kruşçev’in 16 Eylülde ABD’ne yaptığı ziyaretle, önemli bir döneme girmiştir.

Camp David’de gerçekleşen ziyaret sırasında , “Amerika’ya açık kalple geldiğini söyleyen Nikita Kruşçev’e; ABD Başkanı Dwight Eisenhower de, “Hiç kimseye fena niyet gütmüyoruz” diyerek, karşılık vermiştir(234). İki liderin kendi aralarında yaptıkları görüşme, aslında dünyadaki iki blokun kendi aralarında yaptıkları görüşme ve uzlaşma anlamına geldiği için, soğuk savaş döneminde adeta bir “bahar havası” yaratmıştır.

ABD Başkanı General Dwight Eisenhower, bu görüşmeden sonra çıktığı Ortadoğu gezisinde, 6 Aralık 1959 tarihinde Ankara’yı ziyaret etmiş, kendisine “Ankara Fahrî Hemşehriliği” ve “Siyasî İlimler Doktorası” payesi verilmiştir(235). Cumhurbaşkanı Celâl Bayar ile Eisenhower arasında yapılan görüşmede Bayar;

” Amerika’nın NATO’da olduğu gibi, Ortadoğu’nun sulh ve emniyeti için kurulmuş olan CENTO içinde de, tam bir ittifak halinde bulunduklarını” belirtmiştir(236).

Görüşme sonrasında yayınlanan Türk-ABD ortak bildirisinde de;

“Her iki tarafın NATO ve CENTO’da barış için çalıştıkları, Ortadoğu’daki yıkıcı faaliyetler üzerinde durulduğu” belirtilerek;

“Türkiye’nin Avrupa Müşterek Pazarı’na ortak âzası olmak üzere vâki teşebbüsü de tetkik edilmiş ve bu iştirakın âza memleketler arasındaki tesanüdü takviye edeceği ümidi izhar olunmuştur” ( 237) denilmiştir. Bu bildiri sonrasında, o zamanki adıyla Avrupa Ortak Pazarı, şimdiki adı ile de Avrupa Birliği (AB) üyeliği yolunda, ABD’nin de desteğini alan Türkiye’nin, günümüzde giderek daha da maceralı bir hale gelen “ucu açık” bir beklenti ve umut yolculuğu başlamıştır.

Eisenhower’in Ortadoğu yolculuğu ise, 7 Aralıkta Karaçi ve Hindistan ve Tahran, 14 Aralıkta da Atina ile devam etmiş, ABD Başkanı çok kısa süren bu moral gezilerinde adeta “müttefikleri”ne, moral vermeye çalışmıştır.

Türkiye’nin Ortadoğu politikasında 1960 yılında belki de en önemli gelişme, uzun bir süreden beri Sovyet Rusya tarafından başlatılmış olan “siyasî flörte”, Türkiye’nin de artık olumlu cevap vermiş olmasıdır. Özellikle 1958 yılındaki tehlikeli gelişmelerden sonra, tek yanlı politika izlemenin sakıncalarını anlayan, ABD ve Batıdan beklediği ölçüde askeri ve ekonomik yardım alamayan Türkiye ile Joseph Stalin dönemindeki yayılmacı amaçlarından vazgeçtiğini açıklayan ve Stalin dönemini suçlayan Sovyet Rusya’nın yeni yöneticilerinin yaklaşımları etkili olmuştur. Bu gelişmelerin bir sonucu olarak iki ülke arasındaki ilişkiler giderek olumlu bir gelişme göstermiş, 9 Ocak 1960 tarihinde T.B.M.M.’deki konuşmasında bu gelişmeye değinen Dışişleri Bakanı Fatin R. Zorlu, Sovyet Rusya’nın eski isteklerinden vazgeçmesinden duydukları memnuniyeti dile getirerek, Türkiye’nin, “Sovyetler ile Batının ilişkilerinden her hangi bir menfi his ve itimatsızlık duymadığını” söylemiştir(238).

Bu konuşmadan bir süre sonra da, 11 Nisan 1960 tarihinde, iki ülke arasında Ankara’da yapılan görüşmeler sonrasında yayınlanan ortak bildiride, Sovyet Rusya ile Türkiye arasında yüksek düzeyde bir toplantı yapılacağı ve iki devletin Başbakanlarının bu amaçla karşılıklı olarak bir araya gelecekleri, ilk ziyaretin Başbakan Menderes tarafından Temmuz ayı içinde Moskova’ya yapılacağı açıklanmıştır. Bu karar Türk hükümeti tarafından, Doğu-Batı ilişkilerinde gerginliğin azaltılması, silahsızlanma ve barış yolunda önemli bir adım olarak değerlendirilmiş(239); Moskova Radyosu da, Başbakan Menderes’in bu gezi ile ilgili olarak yaptığı yorumda, ziyaretin iki ülke arasındaki karşılıklı anlayış ve güvenin güçlenmesine, ticarî, kültürel ve siyasî ilişkilerin gelişmesine yardımcı olacağını ifade etmiştir(240). Bu gezinin açık anlamı, artık Türkiye’nin, tek yanlı dış politika anlayışından çok yanlı anlayışa yönelmesi ve ABD merkezli politikanın etkilerinin azaltılması idi.

Türk-Sovyet ilişkilerinin olumlu bir yola girdiği günlerde, 2 Mayıs 1960 tarihinde, daha sonra Adana-İncirlik Amerikan Hava Üssü’nden kalktığı anlaşılan bir U-2 Amerikan casus uçağının, Sovyet hava sahasında araştırmalar yaparken düşürülmesi(241), bu ilişkilerin bilinen bazı güçler tarafından “sabote edilmek istendiğini “ ortaya koyacaktı. Casus uçağın pilotunun ele geçirildikten sonra Sovyet makamlarına yaptığı açıklamalar Kruşçev’i biraz sinirlendirmiş ancak, Sovyet Başbakanı 5 Mayısta yaptığı açıklamada;

“ABD’yi, Türk-Sovyet zirvesini baltalamakla” suçlayarak, bu gelişmenin arkasında olan gücün farkında olduğunun açık işaretini vermiştir. Türk hükümeti de konuyla ilgili olarak yaptığı açıklamada; bu casus uçağın, Pakistan’dan, Norveç’e uçmakta olduğunu ve Türkiye ile bir ilgisinin bulunmadığını iddia etmiştir (242).

Taraflardan hiçbirinin istemediği ve rol almadığı bu olumsuz gelişmeye karşın, Menderes’in Moskova gezisinin iptal edildiği yolunda herhangi bir açıklama yapılmadığı, dolayısıyla bundan da, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanının Moskova ziyaretinin iptal edilmediği, söylenebilir. Ancak bu gezi, Demokrat Parti hükümetinin, 27 Mayıs 1960 tarihinde, askeri bir darbe sonucunda iktidardan uzaklaştırılması nedeniyle, hiçbir zaman  gerçekleşmeyecekti.

SONUÇ

Sonuç olarak, Türkiye’nin Ortadoğu politikasını aşağıdaki etkenler ile koşulların

yönlendirdiği ve şekillendirdiği söylenebilir :

  1. Tarihsel alt yapısı ve işlevi açısından dünyanın en önemli bölgelerinden biri olan Ortadoğu bölgesi, Türk egemenliğine girişinden itibaren yaklaşık dört yüz yıllık süre içinde, dünyanın en istikrarlı alanlarından biri olarak tanınmıştır. Etnik, dinsel ve dilsel anlamda dünyanın en zengin bölgesi olan Ortadoğu’ya; sanayi devrimi sonrasında kendilerine ucuz hammadde, insan kaynağı ve pazar arayan emperyalist güçlerin girmesi ve bölge üzerinde hegemonya kurmaya başlamalarıyla, bölgede huzursuzluk dönemi başlamıştır. Bu yoldaki  ilk adım, Fransa’nın Mısır başta olmak üzere, Afrika’ya yaptığı saldırılarla atılmış, 1830 yılında bu ülkenin Cezayir’e yerleşmesiyle hız kazanmıştır. Daha sonra bölgeye gelen İngiltere, İspanya ve öteki Avrupalı güçler, Osmanlı İmparatorluğu ’ nun da zayıflamasından yararlanarak, işgal alanlarını genişletmişlerdir. Bu genişleme, 1880 sonrasında, Fransa’nın Fas ve Tunus’a; İngiltere’nin Kıbrıs ve Mısır’a yerleşmesiyle büyümüştür.
  2. Bölgenin tarihsel gelişiminde dinsel ve etnik nedenler ile doğal kaynaklarının önemli bir rol oynadığı söylenebilir. Özellikle Birinci Dünya Savaşı öncesinde, bölgede bulunan petrol ve başta pamuk olmak üzere, Batılı devletlerin gereksinim duyduğu tarımsal ürünler bölgeyi bir cazibe merkezi haline getirmiş, özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrasında bu ülkelerin petrole duyduğu bağımlılığın yanı sıra; soğuk savaşın iki önemli aktörü olarak ortaya çıkan Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyet Rusya, temelde ekonomik nedenlerle, görünüşte ise, ideolojik ayrılıklarla, Ortadoğu’nun bir çatışma alanı haline gelmesinde başlıca rolü oynamışlardır.
  3. Ortadoğu bölgesi ile doğrudan tarihsel, dinsel ve etnik bağları bulunan Türkiye’nin bölge ile ilişkileri ise; Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti döneminde ve sonrasında, Musul, Hatay sorunları ve bölge devletlerinden bir bölümü ile yapılan bazı işbirliği ve dostluk anlaşmaları ve Sadabad Paktı dışında, önemli bir gelişme göstermemiştir.
  4. Türkiye Cumhuriyeti döneminde Musul sorunun Türkiye aleyhine, Hatay Sancağı sorunun da Türkiye lehine çözülmesi ve Arap dünyasının sorunlarına karşı gösterilen ilgisizlik; özellikle Türk-Arap ilişkilerinde önemli bir durgunluk, hatta kırgınlık döneminin yaşanmasında etkili olmuştur.
  5. Türkiye’nin, 1948 yılında Batılı güçlerin desteği ile kurulan İsrail Devletini ilk tanıyan Müslüman ülke olması, Türkiye’nin başta İslâm dünyası olmak üzere, yine Arap ülkeleri karşısındaki siyasal prestijine büyük bir darbe olmuş ve bu siyasî tanıma, iki taraf arasında bir önemli bir kırılma noktası olmuştur.
  6. Osmanlı İmparatorluğunun zayıfladığı dönemde bölgeye yerleşen batılı güçlerin, bölge

halkını Türklere karşı olumsuz yönde etkilemeleri ve Arap ulusçuluğunu radikal çizgiye

taşıma çabaları da, Türkiye ile bölge ülkeleri arasındaki gerginliğin artışında önemli bir

rol oynamıştır.

7.   Türkiye’nin, bölge ülkelerinin emperyalist güçlerle yaptıkları bağımsızlık savaşları

sırasında gösterdiği duyarsızlık; Mustafa Kemal Atatürk’ü ve Türk Kurtuluş Savaşı’nı kendilerine örnek aldıklarını söyleyen bölge ulusları için, tam bir hayal kırıklığı yaratmış; hatta daha da ötesi, Cezayir örneğinde olduğu gibi, bu ülkelerin haklı amaçlarını engellemeye yönelik politikalar, bölge ülkelerinin Türkiye’ye karşı güvensizlik duymalarına neden olmuştur. Türkiye’nin bu gibi politikalarına tepki gösteren bölge ülkeleri, Türkiye’ye bir lider ülke gözüyle bakmak bir yana, Kıbrıs örneğinde olduğu gibi, Türkiye aleyhinde tavır almışlardır.

8.   İkinci Dünya Savaşı sonrasında Türkiye’nin, Marshall Yardımı ile başlayan, Truman

ve Eisenhower Doktrinleri ile devam eden süreç içinde, bütünüyle ABD ve Batı

yanlısı bir politika izlemesi ve bu politikaları ile bölgedeki bazı devletlerle ters düşmesi,

bölge içindeki konumunu zayıflatan etkenlerden biri olmuştur.

  1. Türkiye’nin; Süveyş, Lübnan, Ürdün ve Irak İhtilâli gibi bölgedeki bunalımlar sırasında izlediği politikalar, Türkiye’yi adeta bölge ülkelerinden koparmıştır. Süveyş bunalımı ve Irak İhtilâli sonrasında, İran ile Pakistan’ın gösterdiği Batı karşıtı tutumun Türkiye tarafından gösterilememesi, bölgedeki Müslüman ülkeler açısından büyük bir hayal kırıklığı yaratmıştır.

10. Türkiye’nin, Bandung Konferansı örneğinde olduğu gibi, adeta kayıtsız şartsız ABD ve

Batı yanlısı bir politika izlemesine karşın; bu ülkelerin Kıbrıs sorununda olduğu gibi,

Türkiye’yi yeteri kadar desteklememeleri, taraflar arasında karşılıklı çıkar temelinde

örtüşen bir anlayışın da temel alınmadığını ortaya koymuştur.

  1. Türkiye’de 1955 sonrasında başlayan ve giderek yoğunlaşan ekonomik sorunların, dış

politikada hükümetin daha rahat hareket etmesini engellediği söylenebilir. Gittikçe

ağırlaşan bu sorunlar, 1958 yılında içinden çıkılmaz bir hale gelmiştir. Türkiye’nin  4

Ağustosta, Uluslararası Para Fonu ve Batılı ülkelerin öngördüğü koşulları kabul

etmesiyle bu sorun, yine Batılı ülkelerin ve kuruluşlarının yardımlarıyla çözülebilmiştir.

BM’deki Cezayir ile ilgili oylamada bu sorunun önemli etkisi olmuştur.

  1. Demokrat Parti döneminde, Ortadoğu’daki politikanın yönünü belirleyen etkenlerden biri

de, darbe sonrasında yönetimi ele geçiren Nâsır ile Menderes arasındaki liderlik savaşı

olmuştur. Sovyet Rusya’dan destek alan Nâsır ile ABD’den destek alan Menderes

arasındaki rekabet, iki büyük devlet arasındaki egemenlik savaşının bir yansımasından

başka bir şey değildi. Bu diplomatik savaşın Ortadoğu bölgesinin gelişmesine olumlu

katkıda bulunduğu söylenemez.

  1. Bütün bu gelişmelerin yanı sıra Türkiye; İkinci Dünya Savaşı sonrasında başlayan ve

giderek artan, ancak Stalin’in 1953’te ölümü üzerine son bulan, Sovyet Rusya’nın coğrafî ve ideolojik tehditleri ve istekleri karşısında, ABD ve Batı yanlısı politikalarla kendisini koruyabileceğine inanmış, bu amacında başarılı da olmuştur.

14.  Türkiye’nin, Irak ihtilâli, Ürdün ve Lübnan bunalımlarında olduğu gibi, büyük tehlikeleri

göze alarak, bu olaylara müdahalede bulunmayı kabul etmesine karşın; kendi sorunlarının

çözümünde müttefiklerinden yeterince destek alamaması, Türkiye’yi dış politikada yeni

arayışlara sürüklemiş ve bu durum, Türkiye’nin tek seçenekli politika anlayışından, çok

seçenekli politikaya yönelmesinde etkili olmuştur. Bu politik anlayış doğrultusunda

Başbakan Menderes, Yakındoğu (Milliyetçi Çin, Japonya, Güney Kore, Hindistan)’ya bir

gezi yapmış ve aynı bağlamda Türkiye ile Sovyet Rusya arasındaki ilişkilerin yeniden

düzeltmesi yolunda, bu devletten gelen çağrılara olumlu yanıt vermiştir. Başbakanın bu

çabaları, yeni seçenekler arayışının en somut örnekleri arasında gösterilebilir. Demokrat

Parti iktidarı, bu yeni arayış ve yeni yönelimlerin olduğu günlerde yapılan bir askeri darbe

ile son bulmuştur.


1 Oral Sander, Siyasî Tarih, 2. Baskı, Ankara, 1986, s. 345.

2 Ömer Kürkçüoğlu, Türkiye’nin Arap Orta Doğusu’na Karşı Politikası, (1945-1970), Ankara, 1972, s. 1.

3 İnönü Ansiklopedisi, Cilt: I, Ankara, 1945, s. 189-190.

4 Laurance Evans, Türkiye’nin Paylaşılması, (1914-1924), Türkçesi: Tevfik Alanay, İstanbul, 1972, s. 45-50.

5 Mete Tunçoku, “Çanakkale Savaşlarının Siyasal Açıdan Değerlendirilmesi”, ODTÜ 30. Kuruluş Yıldönümü, Çanakkale Savaşlarının Askeri ve Siyasî Yönü Sempozyumu Bildirileri, 18 Mart 1986, Ankara, 1987, s. 23-34.

6 Şerafettin Turan, Türk Devrim Tarihi, 2. Kitap, Ankara, 1992, s. 88.

7 Türkiye Büyük Millet Meclisi Gizli Celse Zabıtları, Devre: 1, Cilt: 1, (24 Nisan 1920-21 Şubat 1921), Ankara, 1985, s. 2-3.

8 a. g. y.

9 a. g. y.

10 İsmail Soysal, Tarihleri ve Açıklamaları ile Birlikte Türkiye’nin Siyasal Andlaşmaları,Cilt: I, (1920-1945), Ankara, 1983, s. 330-331.

11 a. g. e, s.584-587.

12 a. g. e, s. 276-278.

13 a. g. e. , s. 309-317.

14 a. g. e. , s. 567.

15 a. g. e. , s. 249.

16 a. g. e. , s. 250.

17 İnönü Ansiklopedisi, a. g. cilt. . . , s. 190.

18 İsmail Arar, Hükümet Programları, (1920-1960),  İstanbul, 1968, s.9-162.

19 a. g. e. , s.171.

20 Fahir H. Armaoğlu, Türk-Amerikan Münasebetleri, Ankara, 1991, s.158.

21 Mehmet Gönlübol ve arkadaşları,Olaylarla Türk Dış Politikası,  (1919-1973), 3. Baskı, Ankara, 1974, s.229.

22 Mustafa Albayrak, Türk Siyasî Tarihinde Demokrat Parti, (1946-1960), Ankara, 2004, s.37.

23 Mustafa Albayrak, “Uluslararası İmar ve Kalkınma Bankası’nın Hazırladığı İlk Rapor’un (1951) Demokrat Parti Hükümet Programlarına Etkileri”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Cilt: XX, Sayı: 58, Mart 2004, s. 129-166.

24 Albayrak, Türk Siyasî Tarihinde Demokrat Parti. . . , s.340-341.

25 Kâzım Öztürk, Cumhurbaşkanlarının T.B.M.M.’ni Açış Nutukları, İstanbul, 1969, s. 415.

26 Demokrat Parti Meclis Grubu Gizli Müzakere Zabıtları,(D.P.M.G.G.M.Z)  Dönem: IX, Cilt: I,28 Mayıs 1950 s. 23.

27 a. g. z. ,s. 24.

28 a. g. z. , s. 25-26.

29 Türkiye Büyük Millet Meclisi Tutanak Dergisi,Dönem: IX, Cilt:I, 29 Mayıs 1950, s. 26-30.

30 Gönlübol ve arkadaşları. . . a, g. e. , s. 199.

31 Feridun Cemal Erkin, Dışişlerinde 34 yıl, Cilt: II, Kısım: 1, Ankara,1986, s. 93-101.

32 Oral Sander, Türk-Amerikan İlişkileri, 1947-1964, Ankara, 1979, s. 68.

33 Gönlübol ve arkadaşları, . . . , s. 244.

34 George Mc Ghee, ABD-Türkiye-NATO-Ortadoğu, Türkçesi: Belkis Çorakçı, Ankara, 1992, s. 59.

35 a. g. e. , s. 120.

36 Zafer, 3 Aralık 1949.

37 Ahmet Emin Yalman, Yakın Tarihte Gördüklerim, Geçirdiklerim, Cilt: IV, (1945-1971), İstanbul, 1971, s. 227.

38 DPMGGMZ, Dönem: IX, Cilt:15, 21 Kasım 1950, s. 47; Ulus,  24 Eylül 1950.

39 Dr. Tevfik Rüştü Aras, “Türkiye ve Atlantik Paktı”, Zafer, 20 Eylül 1950.

40 Hüseyin Bağcı, Demokrat Parti Dönemi Dış Politikası, Ankara, 1990, s. 31.

41 Rıfkı Salim Burçak, On Yılın Anıları, (1950-1960), Ankara, 1998, s. 89.

42 McGhee, a. g. e, s. 103.

43 Şükrü Sina Gürel, Orta Doğu Petrolünün Uluslararası Politikadaki Yeri, Ankara, 1979, s. 78.

44 a. g. e. , s. 71.

45 a. g. e. , s. 77, 73.

46 Mahmut Dikerdem, Orta Doğu’da Devrim Yılları, İstanbul, 1990, s. 162.

47 Ayın Tarihi, Aralık 1951, Sayı: 217, s. 96-97.

48 Ahmet Emin Yalman, “Kurucu Dış Siyaset. . . “, Vatan , 22 Aralık 1951.

49 Nihat Erim, “Türkiye ve Atlantik Paktı”, Ulus, 28 Mart 1951.

50 McGhee, a. g. e. , s. 214.

51 Kürkçüoğlu, a. g. e. , s. 35-36.

52 Ulus, 26 Ocak 1952.

53 Ulus, 27 Ocak 1952.

54 Ulus, 30 Ocak 1952.

55 Campbell, John C. , “From ‘Doctrine’ to Policy in the Middle East” Foreign Affairs, Vol: 35, No: 3, (Ap. , 1957), ss. 441-453. Aktaran: Kürkçüoğlu, a. g. e. , s. 36.

56 Ulus, 3 Mayıs 1953.

57 Ulus, 27 Mayıs 1953.

58 Ulus, 19 Haziran 1953.

59 Ulus, 21 Mayıs 1953.

60 Zafer, 19 Nisan 1953.

61 Dikerdem, a. g. e. , s. 72.

62 a. g. e, s. 73.

63 a. g. e. , s. 74.

64 a. g. e. , s. 74-75.

65 a. g. e. , s. 76.

66 a. g. e. , s. 80.

67 a. g. e. , s. 88.

68 a. g. e. , s. 88.

69 DPMGGMZ, Dönem: IX, Cilt: 116, s. 43-44.

70 Dikerdem, a. g. e. , s. 91.

71 a. g. e. , s. 94.

72 Cumhuriyet, 23 Ocak 1954.

73 Ayın Tarihi, Sayı: 242, Ocak 1954, s. 180.

74 a. g. e. , s. 184-185.

75 McGhee, a. g. . e, s. 217-218.

76 Arar, a. g. e,s. 277.

77 Zafer, 30 Mayıs 1954.

78 Zafer, 8 Haziran 1954.

79 Zafer,  12 Haziran 1954.

80 Ayın Tarihi, Sayı: 251, Ekim 1954, s.  63-64.

81 Halkçı, 19 Ekim 1954.

82 Dikerdem, a. g. e. , s. 114.

83 Halkçı, 2 Aralık 1954.

84 Zafer, 14, 15 Ocak 1955.

85 Ulus, 17, 18 Ocak 1955.

86 Zafer , 17 Ocak 1955.

87 DPMGGMZ, Cilt:232, s. 49-50.

88 Zafer, 7 Mart 1955.

89 Zafer, 27 Mart 1955.

90 Kürkçüoğlu, a. g. e. , s. 62.

91 Zafer, 31 Ocak 1955.

92 Zafer, 25 Şubat 1955.

93 Kürkçüoğlu, a. g. e., s.64-66.

94 İsmail Soysal, Türkiye’nin Siyasî Bağıtları, Cilt: II, (1945-1990), Ankara, 1991, s. 501-503.

95 Fahir H. Armaoğlu,Siyasî Tarih, (1789-1960),3. Baskı,  Ankara, 1975, s. 812.

96 a. g. e. , s. 812.

97 Gönlübol ve arkadaşları,a. g. e. ,s. 290.

98 Hüseyin Bağcı, a. g. e. , s. 61.

99 Gönlübol ve arkadaşları, a. g. e. , s. 296.

100 Bağcı, a. g. e. , s. 61-62.

101 Dikerdem, a. g. e. , s. 117-118.

102 Bu konuda ayrıntılar için bakınız: Albayrak, Türk Siyasî Tarihinde Demokrat Parti, . . . . s. 264-294.

103 Arar, a. g. e,s. 286.

104 Zafer, 2-9 Kasım 1955.

105 Celâl Bayar’ın Söylev ve Demeçleri, Dış Politika, (1933-1955), İstanbul, 1999, s. 249.

106 Zafer,  20 Aralık 1955.

107 Peter Mansfield, Osmanlı Sonrası Türkiye ve Arap Dünyası, Türkçesi: Nuran Ülken, İstanbul, 1975, s. 145.

108 a. g. e. , s. 146.

109 Zafer, 13 Mart 1956.

110 Zafer, 16, 17 Temmuz 1956.

111 Zafer, 24-28 Temmuz 1956.

112 Ulus, 28 Temmuz 1956.

113 Oral Sander , Siyasî Tarih,. . . s. 521.

114 Gönlübol ve arkadaşları, a. g. e. , s. 303.

115 Feroz-Bedia Turgay Ahmad, Türkiye’de Çok Partili Politikanın Açıklamalı Kronolojisi, (1945-1971),Ankara, 1976, s. 153-155.

116 Mansfield, a. g. e. , s. 151.

117 Ulus, 1, 2 Kasım 1956.

118 Ulus, 31 Ekim 1956.

119 Ulus,Zafer 6 Kasım 1956; Gönlübol ve arkadaşları, a. g. e., s. 305.

120 Ulus, 5, 6, 7 Kasım 1956.

121 Ulus, 10, 15 Ekim 1956.

122 Ulus  7 Kasım 1956.

123 Zafer, 17-18 Kasım 1956.

124 Cumhuriyet, 18 Kasım 1956.

124 Zafer, 18, 21 Kasım 1956.

125 Kürkçüoğlu, a. g. e. , s. 99.

126 DPMGGMZ, Cilt: 175,27 Kasım 1956, s. 86.

127 DPMGGMZ, Cilt: 179, s. 19-20.

128 a. g. z. , s. 22.

129 a. g. z. , s. 26-28.

130 a. g. z. , s. 52.

131 a. g. z, s.63-65.

132 a. g. z, s. 66.

133 a. g. z. , s. 77.

134 a. g. z. , s. 88-100.

135 a. g. z. , s.100-101.

136 Kruşçev’in Anıları, Cilt: II, Türkçesi: M. Ali Kayabal, İstanbul, 1971, s. 110-111.

137 Kürkçüoğlu, a. g. e. , s. 101.

138 Gönlübol ve arkadaşları, a. g. e. , s. 307.

139 Zafer, 2 Ocak 1957.

140 Ulus, Zafer; 20, 21, 22 Ocak 1957.

141 Zafer, 26 Ocak 1957.

142 Ulus, 20 Mart 1957.

143 Zafer, 10, 11 Ocak 1957.

144 Ayın Tarihi, Sayı: 279, Şubat 1957, s. 77-78 ; Zafer, 28 Ocak-2 Şubat 1957.

145 a. g. e. , s. 87-88

146 Ayın Tarihi, Sayı: 280, Mart 1957, s. 94-95.

147 Zafer, 7, 8, 10 Ocak 1957.

148 Soysal, Cilt: II, s. 505.

149 Zafer, 14 Ocak 1957.

150 Ulus, 24 Ocak 1957.

151 Ulus-Zafer, 31 Ocak 1957.

152 Kürkçüoğlu, a. g. e. , s. 102.

153 a. g. e. , s. 103.

154 Ulus, 30 Nisan 1957.

155 Ulus, 1 Mayıs 1957.

156 Ulus, 7 Mayıs 1957.

157 Ulus-Zafer, 29, 30 Mayıs 1957.

158 Zafer, 15 Eylül 1957.

159 Ulus, 25 Eylül 1957.

160 Ulus-Zafer, 5 Ekim 1957.

161 Cumhuriyet, 9 Ekim 1957.

162 Zafer, 10 Ekim 1957.

163 Albayrak, Türk Siyasî Tarihinde Demokrat Parti, . . . s,485.

164 a. g. e. , s. 294-302.

165 Arar, a. g. e, s.302.

166 Zafer-Ulus, 25 Kasım 1957.

167 Zafer, 28 Kasım 1957.

168 DPMGGMZ, Cilt: 205, 3 Aralık 1957, s. 14.

169 a. g. z. , s. 16.

170 DPMGGMZ, Cilt: 210, 26 Aralık 1957, s. 53-59.

171 a. g. z., s. 61-62.

172 a. g. z. , s.66-71.

173 Ulus-Zafer, 16 Aralık 1957.

174 Ulus-Zafer, 15 Şubat 1958.

175 Ulus-Zafer, 22 Şubat 1958.

176 Ulus-Zafer, 12 Mart 1958.

177 Cumhuriyet, 10 Nisan 1958.

178 Zafer, 22 Mayıs 1958.

179 Zafer, 19, 23, 26 Nisan 1958.

180 Zafer, 28 Nisan 1958.

181 Zafer, 30 Nisan 1958.

182 Zafer, 2, 3, 5,  Mayıs 1958.

183 DPMGGMZ, Cilt: 228, 12 Haziran 1958, s. 26-44.

184 a. g. z. , s. 49-54.

185 a. g. z. , s. 64-65.

186 Kâmran İnan, “Türk-Yunan İlişkilerinde Dinamikler”, Türk-Yunan İlişkileri (20 Temmuz 1974’e Kadar),Üçüncü Askeri Tarih Semineri Bildirileri, Ankara, 1986, s. 93-99.

187 DPMGGMZ, Cilt: 230, 24 Haziran 1958, s. 57-61.

188 a. g. z. , s. 76-90.

189 a. g. z. , s. 99-103.

190 Ulus, 15 Temmuz 1958.

191 Ulus, 15 Temmuz 1958.

192 Ulus, 15 Temmuz 1958.

193 Zafer, 18 Temmuz 1958.

194 DPMGGMZ, Cilt: 232, 8 Ağustos 1958, s. 59-62.

195 Haluk Ülman, “Orta Doğu Buhranı”, Ankara Üniversitesi, Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi, Cilt: XIII, Sayı: 4, Aralık 1958.

196 Keesing’s Contemporary Archives, Weekly Diary of Important World Events with Index Continually Kept up-date, Volume: XI, (1957-1958), s. 16335.

197 Cumhuriyet, 23 Temmuz 1958.

198 TBMMZC, Devre: XI, Cilt: 4, Kısım: 2, Temmuz 1958, s. 821.

199 Ulus, 17 Temmuz 1958.

200 Ulus, 17 Temmuz 1958.

201 Ulus , 18 Temmuz 1958.

202 Ulus 18 Temmuz 1958.

203 18 Temmuz 1958.

204 Ulus, 20 Temmuz 1958.

205 Albayrak, Türk Siyasî Tarihinde Demokrat Parti, . . , s. 479.

206 Ulus, 20 Temmuz 1958.

207 Ulus, 21-22 Temmuz 1958.

208 Ulus, 22, 25 Temmuz 1958.

209 T.B.M.M.Z.C. , Devre: XI,Cilt: 4, Kısım: 2, Temmuz 1958, s. 820-821.

210 Gönlübol ve arkadaşları, . . , s. 330-331.

211 DPMGGMZ; Cilt: 232, 8 Ağustos 1958, s. 43-66.

212 a. g. z. , s.60-66.

213 a. g. z. , s. 71-74.

214 a. g. z. , s. 80-82.

215 DPMGGMZ, Cilt: 234,  9 Ağustos 1958, s. 4-10.

216 a. g. z. , s. 10.

217 a. g. z. , s. 10-17.

218 Ulus, 31 Temmuz 1958.

219 Kürkçüoğlu, a. g. e. , s. 127-128.

220 a. g. e. , s. 136.

221 Albayrak, Türk Siyasî Tarihinde Demokrat Parti, . . , s. 482.

222 DPMGGMZ, Cilt: 258, 12 Şubat 1959, s. 46-48.

223 a. g. z. , s. 50-54.

224 a. g. z. , s. 50-53.

225 a. g. z. , s. 54-55.

226 a. g. . z, s. 55-58.

227 McGhee, a. g. e. , s. 164.

228 Ulus-Zafer, 6 Mart 1959.

229 T.B.M.M. Kavanin Mecmuası, Devre: XI, Cilt: 40, s. 600.

230 Cumhuriyet, 25 Mart 1959.

231 Soysal, Cilt: II, s. 494.

232 Ulus-Zafer, 3 Haziran 1959.

233 Ulus-Zafer, 4 Ağustos 1959.

234 Ulus, 16 Eylül 1959.

235 Zafer, 6, 7 Aralık 1959.

236 Ulus,  7 Aralık 1959.

237 Ulus, 8 Aralık 1959.

238 TBMMZC, Devre: XI, Cilt: 12, Kısım: 2, s. 502.

239 Cumhuriyet, 12 Nisan 1959.

240 Gönlübol ve arkadaşları, a. g. e, s.451-452.

241 McGhee, a. g. e. , s. 165.

242 Sander, Türk, Amerikan İlişkileri, . . , s. 193.

.

Yorumlar



Yorum yapma kapalı.